İÇİMDEKİ SES

İÇİMDEKİ SES

Eğitimlerde sorarım en küçük takım kaç kişiden oluşur diye. Çoğunlukla cevap iki kişi olarak gelir. Aslında bilinenin aksine en küçük takım tek kişiden oluşur. Ben ve içimdeki ben. Mesela evde yalnızsınız ve salonda oturuyorsunuz. Sizden başka kimse yok. Mutfakta çay hazır. Mutfağa gidip, çay alıp gelebilir misiniz? Soru basit ve rahatlıkla gidip alabiliriz gibi gelse

Eğitimlerde sorarım en küçük takım kaç kişiden oluşur diye. Çoğunlukla cevap iki kişi olarak gelir. Aslında bilinenin aksine en küçük takım tek kişiden oluşur. Ben ve içimdeki ben. Mesela evde yalnızsınız ve salonda oturuyorsunuz. Sizden başka kimse yok. Mutfakta çay hazır.

Mutfağa gidip, çay alıp gelebilir misiniz? Soru basit ve rahatlıkla gidip alabiliriz gibi gelse de alamayız. Çünkü beynimizde sistem şöyle işler. Önce bu çay isteğimizi evde yalnız olmamıza rağmen içimizdeki birisine onaylatmak zorundayız. Tek başıma olmama rağmen şu soruyu sorarım.
– Bir çay mı içsek?
Eğer içimizdeki ses:
– Boş ver yaaa!
Derse alamayız. Ancak;
– Hadi içelim.
Derse en azından mutfağa kadar gidebiliriz. Diyelim cevap olumlu geldi ve mutfaktayız. Yine çayı alamayız.

Çünkü önce;
– Şu dolabı açalım, bir tane bardak alalım, şuraya koyalım, azıcık dem koyalım, iki tane şeker atalım.

Bu cümlelerin her birini içeridekine onaylatmak zorunda kalırız. Diyelim ki biz çayı kupada içmek istiyoruz. Dolabı açtık kupaların yanında ince belli çay bardağı var. İçerideki bize ince belliyi al dediği anda onu ikna edemezsek ince belliyi almak zorundayız. Hatta senaryoyu şu noktaya kadar da taşıyabiliriz.

– Şekeri burada mı karıştıralım?
– Hayır! Gel salonda hallederiz.
Dediği anda salona doğru yolculuk başlar.

Basit bir çay alma işleminde bile isteğimizi onaylattığımız bir mekanizma var içeride. Günlük koşuşturmanın
içerisinde bu diyaloğu çoğunlukla monolog zannederiz. Ancak ne yapıyor olursak olalım içeride bu konuşma gerçekleşir. Bu konuşmayı en çok yalnız kaldığımızda net duyarız. Şimdi sizden sokağa çıkmanızı istesem. Yarım saat dolaşın gelin desem. Öyle bir muhabbet başlar ki içinizdekiyle. Şu an ben bu satırları yazarken bile ara ara yazdıklarımı silip başka cümlelerle ifade ediyorum. Çünkü içimdeki sürekli konuşuyor. Yalnızım ve birisiyle sohbet ediyorum. Peki kim bu içimdeki?
– EGO..! (Burada konuyu basitleştirmek için ID ve Süper EGO kavramlarına girmeyip sadece ego olarak ifade edeceğim. Arzu edenler  arama motorlarında iki üç dakikalık bir emekle bunları da araştırabilir.)

Ego ben demek, benlik demek. Bir insanın isteme mekanizmasına verilen isim. Egoya olan algımız çoğunlukla olumsuz olsa da ego olmazsa bu evrende hayat durur. Ego canlılar aleminde hareketi sağlayandır. Ego İçimdeki nuz olmazsa, onu sizden aldığımız yerde öylece kalırsınız. Yemek yemez, su içmez, hareket etmezsiniz. Şu anda bu yazıyı okuyorsunuz ya egonuz sayesinde. Peki olumsuz algı nereden kaynaklanıyor? Ego aynı zamanda çatışmalarında kaynağıdır. Hayatta her şey de olduğu gibi egonun da dengeli olmasında fayda var.

Kontrolden çıktığında, dengeden uzaklaştığında çok yıkıcı olabilir. Tabii bunları sadece onu bir miktar tanıyın diye yazdım. Tüm bunlar başka bir yazının konusu olabilir. Şimdi biz konumuza dönelim.

İçimizde birisi var ve sürekli onunla iletişim halindeyiz. Psikoloji son 100-150 sene içerisinde felsefeden ayrılmış bir bilim dalı. Psikoloji ne ile ilgilenir? Benim; içimdeki benle kurduğum iletişimin kalitesiyle… Yani ben benimle iyi geçiniyorsam, ben beni seviyorsam ve ben benden memnunsam psikolojim iyi. Ama ne zaman ki ben benden uzaklaşırım, iletişim bozulur ve yargılama başlar, işte o zaman psikolojim bozulmaya başlıyor. Tüm ilişkilerde olduğu gibi özellikle yargılama başladığı anda tarafların bilmesi gereken en önemli mevzu ilişki yokuş aşağı gitmeye başlamıştır. Yargılama bitmediği sürece de ilişkiyi tamir etmek mümkün olmaz. Ayrılığa doğru yol alırız. Peki o zaman ne yapmalı? İçimdeki ses işler iyi giderken benimledir. Ancak ne zaman ki işler sarpa sarar ego saf değiştirip yargılamakta uzmandır.

Çok basit bir örnek size:  Diyelim bankadan içeri girdiniz ve bütün gişelerin önünde sıra var. Ego size der ki en az kişinin olduğu sıraya geç. Siz de onu dinlersiniz. Burada bir problem yok. Ancak ilginç bir şey olur. Yanı başınızdaki sıra ilerlemeye başlar. İşte bu durumda ego hemen karşı safa geçer ve yargılamaya başlar.

– Neden bu sıraya geçtin?
– Sen dedin?
– Ben öyle mi dedim? İnsan biraz bekler, sıraları analiz eder. Çabuk geç bu tarafa!
Sen anında suçluluk hissi ile yandaki sıraya geçersin. Ancak bu seferde ayrıldığın sıra ilerlemeye başlar. Ego hemen konuşmaya başlar.
– Neden sıranı değiştirdin?
– Sen dedin?
– Ben öylemi dedim? İnsan biraz sabreder. Geç bu tarafa!
Tekrar kendi sırana geri dönersin. Eğer bulunduğun sıra ilerlerse ego yine konuşur.
– Aferin! Bak beni dinlersen kazanırsın.
Büyük bir çoğunluğumuz sabahleyin uyanmak için telefonlarımızın alarmlarını kuruyoruz. Sabah telefon çaldığında bize bir seçenek sunuyor.

ERTELE!!!

İşte ego zamanı:
– Beş dakika daha…
– Kalkmamız lazım!
– Beş dakikadan bir şey olmaz. Hadiiii!
– Ama beş dakika!
– Tamam söz.
Beş dakika sonra telefon yeniden çalmaya başlar ama aynı seçenekle, ERTELE!!!

Ego yine devreye girer:

– Beş dakika daha…

Bu muhabbet ne zaman ki sen kalkmadığında ciddi bir sıkıntı oluşturacaktır, işte o ana kadar devam eder. O an geldiğinde ego tam tersini söylemeye başlar.

– Kalksana! Senin yüzünden geç kalacağız. Zaten hep aynısını yapıyorsun. Allah senin belanı versin : )

Ego her zaman acıdan kaçar hazza koşar. Yeni acıdan ziyade hep keyifli olanın peşindedir. Bu yüzden özellikle bedel ödememiz gereken süreçlerde bizi rehavete sürükleyendir. Buradan herkese ama özellikle öğrenci kardeşlerime küçücük bir tavsiye; bu hayatta emek olmadan yemek olmaz. Emek dediğiniz şey insan beyni için maliyettir. Yani acıdır. Egonuz bundan kaçar.

Diyelim ki ders çalışmanız lazım. Ego der ki; şunu da yapalım ondan sonra. Şunu dediği şey bazen bir oyundur, bazen bir dizidir, bazen sinemadır, bazen arkadaşlarla buluşmaktır. Çalışman gerektiğini yüzde yüz bilirsin ama sana sürekli baskı yapar. ERTELE!

Sonra da iş işten geçtikten sonra tam karşına dikilir:

– Sen zaten hep böylesin. Senden bir halt olmaz. Allah senin belanı versin! Seni senden uzaklaştırır. Kendinle iletişimini bozar. Yargılar. Senin seni sevmene izin vermez. Kendimden yola çıkarak söylüyorum. Ben ancak beni seversem seni sevebilirim. Ben seni seversem sende beni seversin. Biz bizi seversek dünya barış, mutluluk ve huzur dolar.

İşte bu nedenledir ki şifre: özellikle bedel ödememiz gereken zamanlarda egomuz neyi istiyorsa tersini yapmaktır. Hayatımızda birçok kez egomuza yenilmiş olabiliriz. Hiç önemi yoktur. Çünkü hayatımızın şu anı -ne olmuş olursa olsun – geri kalanı için fırsattır.

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar