DÜŞÜNMEK ÖZGÜRLÜKTÜR

DÜŞÜNMEK ÖZGÜRLÜKTÜR

Beynimizin en önemli fonksiyonlarından biri düşünmektir. İnsana bahşedilen bu en önemli eylem pratiğe döküldüğünde ise bizi girdabına sürüklüyordu. Büyük bir nimet olan düşünme sürecinde zihin sayısız fikir ile çarpışıyor, anlama ve yorumlama gelgitlerinde sarsılıyor, neden-sonuç bağlarında boğulduğunu hissederken üzerine eklenen anılarına anlam yükleyebilmesi ile zihin adeta harp meydanı halini alıyordu. Oğuz Atay, ‘’düşüncelerim acıyor’’ derken

Beynimizin en önemli fonksiyonlarından biri düşünmektir. İnsana bahşedilen bu en önemli eylem pratiğe döküldüğünde ise bizi girdabına sürüklüyordu. Büyük bir nimet olan düşünme sürecinde zihin sayısız fikir ile çarpışıyor, anlama ve yorumlama gelgitlerinde sarsılıyor, neden-sonuç bağlarında boğulduğunu hissederken üzerine eklenen anılarına anlam yükleyebilmesi ile zihin adeta harp meydanı halini alıyordu. Oğuz Atay, ‘’düşüncelerim acıyor’’ derken çok doğru bir noktaya temas etmiştir.

Nitekim; zihnin derin topraklarını kazmak ve derine indikçe sorduğun soruların basitlikten öteye geçmesi tehlikeli bir oyun değil miydi? Derine indikçe bilinçaltının dışa vurması, derine indikçe kendini sorgulama, kendi kimliğinin karşısına oturttuğun kimliği sorgulama veya ağrıtmaz sandığın düşüncelerin zihnine batması… Evet, düşünmek bitiş çizgisi olmayan bir parkurdur. Bin kapalı karanlı odalarda aydınlığı bulma çabasıdır, labirentin elbet bir çıkış noktası vardır inancını taşımaktır. Düşünsel alem her ne kadar sancılı bir süreç olsa da düşünmek dogmalara savaş açmaktır. Toplumun, çoğunluğun, belirli bir yetkenin, otoritenin zihin alanını köreltmesine engel olmaktır. Yaşadığın dünya düzenini eleştirebilmek, kendini tekrar tekrar aklın terazisinde tartmak, kuruntuları-kuşkularını ayıklamaktır. Düşünmek, zihin hapishanesinde sanrılarımızı yargılamaktır. İnsan olmanın sırrı bu kadar düz ve bu kadar basit iken nasıl oluyor da düz olan hayatlarımız oluyor? Görünenlerin ötesini kavramaktan, aramaktan yoksun bir hayat çarkında dönüyoruz. Dahası bazılarımız bir çarkın içinde olduğunun henüz farkında değildir.

“Elalem ne der?” korkusuyla büyüyen, nereye çekersen oraya giden, koşulsuz itaati koşulsuz sevginin önüne koyan, öğrenilmiş çaresizlik kıskacında kalan bireyler değil bize yeniden üretimi sağlayan, yaratmaya adanmışlığı düstur gören, düşünmeyi bir serüven haline getiren, ‘Hayır’ demeyi bilen, ezilmenin hüznünü, ağırlığını yüreğinde hisseden, kelimeler ile haksızlığa baş eğmeyen, tek tipleştirilmiş yaşam örgüsünü benimsemeyen, fanusun dışındaki yaşamları merak eden, başkalarının değer yargıları hapishanesinden kurtulan, cesaret ettikleri kadar özgür olan bireylere ihtiyacımız vardır. Ve özgürleşme ise bireyin zihninde başlar.

Hannah Arendt, Totalitarizmin kökenlerini ve Nazizmin insanı dehşete düşüren işkencelerini sorgularken kötülüğün sıradanlığı kavramını ileri sürmüştür. Ve ona göre kötülüğün kaynağı; baskıcı otoriteye karşı olamamak, düşüncelerini savunamamak, fikirden yoksun bir hayat yaşayıp Pavlov’un Köpeği gibi şartlandırılmış bir hayat içinde ‘’Neden?’’ sorusunu sormaktan korkmaktır. Aslında bu kaçış ErichFromm’un toplum psikolojisinde çok iyi analizi olan Özgürlükten Kaçıştır. Fromm’a göre; insan geleneklerin kabuğundan kurtulup özgürleşerek birey olmak ister. Çoğu insan kendi adına karar verdiğini, başkalarının beklentilerine değil de kendi beklentileriyle yaşamını sürdürdüğünü hatta okuduğu bölümün, evliliğinin, seçtiği yaşam tarzının, kurduğu ilişkiler ağının dış güçler tarafından değil de kendi dinamikleriyle oluştuğunu düşünür. Oysa, kendine ait bir kent inşa ettiğini düşünürken inşa edilmiş sistematik bir hayatın içinde yer bulma çabasındadır.

Sistemin dışına çıkıp soyutlanma korkusu, toplumla ters düşmeme isteği, otoritenin kanatlarına sığınma tıpkı sevilen kişi için kişinin kendisini uğruna feda etmesi gibidir. Mazoşist bağımlılıktır. Boyun eğici kişilik yapısı baskın karaktere karşı teslim olmayı seçer. Terazinin bir tarafında birey olma arzusu diğer tarafında ise özgürlüğün sorumluluğuna katlanabilme yer alır. Oysa mekan mühim değil sınıf iklimi olur, bin kişilik bir fabrika olur, üç kişilik bir aile ortamı olur esas mesele ailenin, çevrenin, toplumun tutumlarına karşı özgür olabilmek, özgürce ifade edebilmek, sosyal düzenin sunduğuyla yetinmeyip kendini keşfedebilmektir.

Kolaycılığa kaçan, çağın yarattığı soru-sorunlara çekingen, sessiz ve utangaç kalan koyunlar değil, kaotik düzene karşı derin düşünen Bozkırkurdu olmak gerekir. Kabalığın içinde ‘benliğin’ özerk olabilmesi için de bize toplumun isteklerini dayatan sistem değil, düşünce aracıyla özgürlüğü yaşamın kalbine koyan yaşam sanatı incilerini gösteren Bay Keating’ler gerekir. Okul sisteminin hala kökeninde yer alan ödül-ceza sistemi, okul normlarına bağlılık bize Welton Akademisinin dört ana ögesi; gelenek, onur, disiplin ve yetkinliği anımsatır. Artık bilmeliyiz ki iyi çocuklar, iyi öğrenciler, iyi çalışanlar kurallara bağlı olan değil düşüncenin sınırını genişletendir. Fikir işçisi, fikir mimari olabilenler fildişi kuleleri yıkmaya çalışanlardır.

Eğitimde ezber kalıpların dışına çıkıp düşüncenin tadına varan bireyler yeşertmek için ise dört ana ögenin özgünlük, yaratıcılık, yenilik, entelektüellik olarak yeniden yorumlanması gerekir. Bir çağı karanlığa sürükleyen de aydınlığa götüren de fikirlerin gücüdür. Bay Keating’in sözleri bizim için hala umuttur, topluma uzanacak sihirli değnektir, özgürlüğün baş döndürücü şifresidir. Modern toplumun kutsadıklarına karşı kalabilmek, olması gerekene olması gerektiği gibi müdahalede bulunabilmek için zihin perdesinde tekrar tekrar dönmesi gerekir. ‘’Sevgili Öğrencilerim, kendinizi düşünmeyi yeniden öğreneceksiniz. Kelimelerin ve dilin lezzetine varmayı öğreneceksiniz. Kim ne derse desin dünyayı, kelimeler ve fikirler değiştirebilir.’’ (Ölü Ozanlar Derneği- 1989)

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar