PEMBE TULUM

PEMBE TULUM

Pembe minik patikler, pembe bir tulum, aynı renk şapka… Muhtar belediyenin hamile kadınlara dağıttığı kutulardan bir tane de onlara getirmişti. Üzerinde sevimli bebek fotoğrafları olan kutudan çıkan her şey pembeydi. Döne, elini neye atsa pembeye boyanıyordu. Gözleri daldı. “Bu da kız mı olacak acaba?” diye düşündü. İşte bu sefer Hamza’nın elinden onu kimse kurtaramazdı. İkinci

Pembe minik patikler, pembe bir tulum, aynı renk şapka… Muhtar belediyenin hamile kadınlara dağıttığı kutulardan bir tane de onlara getirmişti. Üzerinde sevimli bebek fotoğrafları olan kutudan çıkan her şey pembeydi. Döne, elini neye atsa pembeye boyanıyordu. Gözleri daldı. “Bu da kız mı olacak acaba?” diye düşündü. İşte bu sefer Hamza’nın elinden onu kimse kurtaramazdı. İkinci kez kız doğurunca kocasının hor davranışları, dayağı iyice artmıştı. Eğer bu da kız olursa… Kapı komşusu Sultan karnına bakmış, “Yok Döne, bu sefer erkek, karnın sivri. Hem ikidir çirkinleşiyordun. Bu sefer çirkinleşmedin. Kız, annenin güzelliğini alır. Bu kesin oğlan.” demişti. Kendi annesi geldi aklına. Çilekeş annesi:“Kız doğunca dağ taş ağlarmış.” derdi. Döne, küçükken köyün kenarından akan derenin bu gözyaşlarından biriktiğini sanırdı. Teyzesinin oğlu Hamza’yla evlendirileceğini öğrenince sevinmişti için için. Şehirde yaşayacaktı. Bu gözyaşı deresinden, çeşmeden su taşımaktan, köyün çamurundan da kurtulacaktı. Öyle olmadı. Şehrin yaşantısı köyden de beterdi.

Hamiyet minibüse yetişmek için koşarken elindeki cep telefonunu düşürdü. Neyse ki telefon kırılmadı. İşe geç kalmıştı. Emrah yine söylenecekti bir sürü. Kaşlarını çatacak ve “Akşam mesaiye kalıyorsun. Dükkânı pırıl pırıl yapacaksın.” diyecekti. Manikürler bitecek, Hamiyet bir de saç kesiklerini silip süpürecekti. Neyse ki Emrah sadece bağırmıştı şimdiye kadar. Diğer kıza tokat bile atmıştı.“Bir de patrondan dayak yersek işimiz var. Babam yeterince sopalıyor zaten.” diye düşündü.

Döne, iş çıkışı yorgun suratları taşıyan belediye otobüsünde yine ayakta kalmıştı. Eskiden yaşlılara ve kadınlara yer verilirdi. Şimdi ise gençleri bile hayat yormuştu. Temizliğe gittiği evden verilen kullanılmış giysilerin olduğu poşeti yere koydu. Üzerine oturdu. Sabahın köründen beri temizlik, ütü, çamaşır derken canı çıkmıştı. Üçüncüyü de kız doğurunca Hamza kükremişti: “Bir oğlan doğurmayı beceremedin. Bundan sonra çalışıp bu eve para getireceksin.” demişti. Hamiyet’e ablaları bakmış, Döne ise hep temizliğe gitmişti. Telefonu çaldı. Bu telefonu da evin hanımı vermişti. İstediği gün çağırmak istiyordu Döne’yi. Arayan Hamiyet’ti: “Anne mesaiye kalacağım. Beni merak etme.” diyordu. Canı sıkıldı. Hamza yine huysuzlanacak. Yoktan yere tartışma çıkaracak. “Nerede bu sürtük?” diye mahalleyi inletecek ve sonra da kapıyı tekmeleyip akşamcı arkadaşlarının yanına gidecekti. Gerçi bu her gün yaptığı şeydi. Sadece bahaneler değişiyordu. Zaten kimse Hamza’ya hesap soramazdı. Bu evin reisi oydu. Ne isterse onu yapardı.

Hamiyet dükkânın her yanını sildi süpürdü. Saç fırçalarını bir bir temizledi. Çay bardaklarını ozonlu suya yatırdı. Ama ilginçtir ki bu sefer patron çıkıp gitmemişti. Kasanın yanında paraları saymış, hesap yapmış, sonra da koltukta biraz kestirmişti. Hamiyet, sessizce yanına yaklaşıp “İşim bitti Emrah Bey, ben çıkabilir miyim?” dediğinde gözlerini açtı. Yerinden doğruldu. Kızın elini tuttu. Hamiyet elini çekecek oldu. “Korkma kız. Yemem. Bir şey diyeceğim.” dedi. Hamiyet, iri siyah gözlerini Emrah’ın gözlerinde unuttu. Çok şaşırmıştı.

Döne eve vardığında en büyük kızını iki çocuğuyla birlikte kapıda oturur vaziyette buldu. Üçü de mahzundu hatta kızı ağlıyordu. Hem alışık, hem telaşlı bir hâlde: “N’oldu kız, yine mi evden kovdu gâvurun çocuğu seni?” dedi. Kız daha çok ağlamaya başladı: “Bıktım ana, bıktım hayatımdan. Hadi beni atıyor evden, bu sübyanları da koyuyor kapı önüne. Kızların kaderi analarınınkiyle yazılırmış derlerdi de inanmazdım. Bu nasıl bir kaderdir ana.” Sesindeki çaresizlik ölümüneydi. Döne ne desin bilemedi. Sustu ve elindeki poşeti sürükleyerek eve soktu. Bu akşam da olmayan huzurları iyice kaçmıştı.

“Ben seninle evlenmek istiyorum.” dedi Emrah. Hamiyet’in koca gözleri daha da açılmıştı. Soru ya da bir teklif yoktu bu cümlede. Bir bildirim vardı yalnızca. Başına talih kuşu konmuştu. Emrah hem düzenli geliri olan hem de babasıyla kıyaslandığında nazik sayılabilecek biriydi. Ondan iyisini mi bulacaktı Hamiyet. Böyle düşündü düşünmesine de şaşkınlığı geçmemişti. Dükkâna gelip giden, saçları sarı, kızıl, siyah bakımlı kızlardan birine değil de neden kendineydi bu teklif. Üstelik Emrah her gün onlarla şakalaşır, saçlarına boya sürdükten sonra balkonda birlikte sigara içerler, kıkırdarlardı.

Döne’nin büyük kızı, bir hafta sonra evine döndü. Babası da evden kovmuş: “Sıpalarını da al doğru kocanın yanına. Sen o evden ancak kefeninle çıkarsın.” demişti. Kız yine ağlaya ağlaya bu sefer de kocasının evine sığınmıştı. Kendi evi yoktu ki zaten. Hiç olmamıştı. Döne, o gün komşularla Hamiyet’in çeyizini yıkadı, ütüledi. On gün sonra Emrah’la evleniyordu Hamiyet. Temizlikçi olduğu evden verilen, kullanılmış bir yatak örtüsüyle iki masa örtüsü de dâhildi çeyize. Zaten fazla da bir şey yoktu. Çeyizleri sakladığı eski sandıktan üstü bebek fotoğraflı kutuyu çıkarttı, kapağını okşadı. O kutunun eve geldiği günü, Hamiyet’e hamile olduğu anları hatırladı. Öyle güzeldi ki içindeki bebek kıyafetleri, kullanmaya kıyamamış, Hamiyet doğunca onun çeyizi için saklamıştı. “Kendi kızına giydirsin.” diye düşünmüştü.

Emrah evlendikleri gece Hamiyet’in suratına okkalı bir tokat atmıştı. “Benim sözümden çıkmayacaksın. Ben ne dersem o olacak. Hem bu evde, hem dükkânda hem de dışarıda.” Aile gelenekleriydi bu. Babası da annesine vurmuştu ilk gece. Annesinin yediği tokattan 9 ay sonra da Emrah doğmuştu. Kız şok geçirmişti. Daha gelinliği üzerindeydi, kırmızı kuşağıyla… Bir eli yanağında diğer eli gözyaşlarını silerken “Bu Emrah, o Emrah mı?” diye düşünüyordu. Dükkânda kadınların paltolarını tutan, sigaralarını yakan, türlü iltifatlar eden, kibar Emrah mı?

Hamiyet’in şaşkınlığı ilk geceyle sınırlı kalmadı. Emrah her geçen gün biraz daha hırçınlaşıyordu. Dükkânda bile hırpalamaya başlamıştı artık. Müşterilerin olmadığı zamanlar ya mutfakta ya da ağda odasında türlü bahanelerle saldırıyordu Hamiyet’e. Kız aylar sonra bu evliliğin aslında hem ev hizmetçisi hem de kuaförde karın tokluğuna çalışan bir elemana sahip olmak için yapıldığını anladı. Emrah, canı isteyince içiyor, geceyi dışarıda geçiriyor, Hamiyet asla bir şey soramıyordu.

Bir gün Emrah hızını alamayıp tekmeledi Hamiyet’i. Sarhoştu. Zaten hamile kaldığını söylediği andan itibaren daha da beter hırpalar olmuştu. Hamile bir Hamiyet karnı büyüyünce Emrah’a sponsor olamayacaktı tabii. Hamiyet ise artık yaşadıklarını kanıksamıştı. O gün boş bulunup “Canım karpuz istedi.” dediği için yiyordu dayağı. Aşermek yasaktı ona. Yaz olmasına rağmen, her yerde karpuz olmasına rağmen yasaktı. Bazı kadınlar hamile kaldıkları için kutsanırken kimileri aşağılanıyordu dünyanın bir yerlerinde. Bu kez fena dövmüştü karısını. Sonra da kapıyı çarpıp çıkmıştı. Hamiyet iki saat sonra komşular tarafından devlet hastanesinin acil bölümüne götürülmüştü. Doktorlar anneyi kurtarmışlar ama bebek yaşamını yitirmişti.

Emrah polis korkusundan bir kez bile hastaneye gelememişti. Hamiyet, ablasının refakatinde taburcu oldu. Ancak eve dönmedi. Babasının ya da ablalarının evine de gitmedi. Babasının tutumunu biliyordu, eniştelerini de sevmezdi zaten. Geçici bir süre kuzeninin evine sığındı. İlk fırsatta da Emrah’a boşanma davası açtı. Emrah mahkeme celbi eline ulaştığında deliye döndü. Yana yana her yerde Hamiyet’i arıyordu. Sonunda da buldu: “Karımı eve dönmesi için ikna etmek istiyorum. Özür dileyeceğim. Bu evliliği ancak sen kurtarabilirsin.” diye diller dökmüş ve ablasından nerede kaldığını öğrenmişti.

Kapıyı Hamiyet açtı. Karşısında Emrah’ı görünce şok yaşadı. Nasıl bulmuştu burayı bilemedi. Emrah emir tonunda: “Topla eşyalarını, üstünü giy, eve dönüyoruz.” dedi. Uzun beyaz bir elbise vardı kızın üzerinde. Hamiyet iki adım geri çekildi. Hızlıca kimden yardım alabileceğini düşünüyordu. Kuzeni evde değildi. Zaman kazanmak için sakin olmaya çalışarak konuştu: “Ben senden boşanmak istiyorum.  Bebeğim senin yüzünden öldü. Ben de az kalsın ölüyordum. Bir kızımız olacakmış biliyor musun? Nasıl dönerim eve, nasıl senin yatağına girerim. Katilsin sen!” Bunu söyler söylemez de dış kapıdan koşarak fırladı. Ancak apartmanın merdivenlerine ulaşamadan yere yığıldı. Üç el silah sesinin ardından derin bir sessizlik oldu. Hamiyet’in beyaz elbisesi şimdi artık kırmızıya boyanmıştı.

Belediyeden temin edilen kefene sarıldı Hamiyet’in cansız bedeni. Annesi tabutuna sarıldı. Tabutun üzerinde pembe bir tulum vardı.

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar