AKIŞKAN DÜNYADA VAR OLABİLMEK

AKIŞKAN DÜNYADA VAR OLABİLMEK

Polonyalı Sosyolog Zygmunt Bauman, içinde yaşadığımız dünyayı akışkan modern dünya olarak tasvir etmiştir. Onun terminolojisine göre dünya akışkandır çünkü bize ait hemen her şey yer değişmektedir. Geleceğe dair beklentilerimiz, peşinde koştuğumuz hayaller, takip ettiğimiz akımlar, ilgilendiğimiz alanlar seri bir şekilde değişir. Akışkan modern dünyamız hep hareket hâlinde olduğundan yerimizde duramıyoruz, bilerek ya da farkında olmadan

Polonyalı Sosyolog Zygmunt Bauman, içinde yaşadığımız dünyayı akışkan modern dünya olarak tasvir etmiştir. Onun terminolojisine göre dünya akışkandır çünkü bize ait hemen her şey yer değişmektedir. Geleceğe dair beklentilerimiz, peşinde koştuğumuz hayaller, takip ettiğimiz akımlar, ilgilendiğimiz alanlar seri bir şekilde değişir. Akışkan modern dünyamız hep hareket hâlinde olduğundan yerimizde duramıyoruz, bilerek ya da farkında olmadan hep bir yolculuğun içinde kendimizi buluyoruz. (Bauman, 2014; 7-8) Mutluluklarımız, bağlılıklarımız çok çabuk değişiyor, toplumun mekanizmalarında kendi hayatlarımızın menzilini bulmaya çalışıyoruz.

Yalnızlıktan kıvranırken, Toffler’ın üçüncü devrim olarak gördüğü elektronik köşklerimizde yerimizi alıyor, anındalık çağında sanal dünyada benliğimizi yeniden inşa ediyoruz. Mahremiyet algılarımız çökerken saf ilişkilerin kırılganlığını yaşıyoruz. Yine Bauman’ın günümüz toplumunun donelerinioluşturan akışkan aşk kavramı “ölüm bizi ayırana denk” bağlılık yeminlerinin nasıl sosyal mecralarda yıkıldığını gösteriyor.

İnsan ilişkilerinin gerçeklikten ayrışarak sanal dünyaya akması, “çevrimiçi” kaldığımız sürece bağlı kalması kurduğumuz ilişkileri güçsüz kılıyor. Profil resmi dikkat çekici olan kişilere sanal aşk duyulurken “chat” sitelerini umut mekânı hâline getirilip orada masalsı bir dünya yaratılıyor. Hız ve haz çağında beklemek ise bizim için elzem bir durum hâlini aldı. Giderek bir şey bekleme zorunluluğunu yitirdik ve artık yeni favori sıfatımız ‘hemen’ oldu. Artık bir tencere pirinci kaynatmak için on dakika beklemeye tahammülümüz yok, bu yüzden zaman kazandırıcı mikrodalga modeller yaratıldı. Bay ve bayan doğrunun ortaya çıkması için flörtlere hız veriyoruz.(Bauman, 2012) Akışkan modern dünyanın kırılganlığı aile ilişkilerinden, akrabalık ilişkilerine biz duygusunun yerini ben duygusunun alması kalabalıklar içinde bireyselleşmiş toplumu doğurdu. Belki de insan onu onaylayan, yücelten, biricikliğini kutsayan toplumun hem içinde olmak hem de benliğini korumak adına yalnız kalmak, alışkanlıkların duvarını kırarak hayatını yaşanılır kılmak, anlam arayışı gerçekleştirebilmek için topluma öte dur diyordu. Toplumla aramıza kalın duvarlar örmek isterken, aitlik duygusunu parçalayıp alternatif yaşam arayışları içinde eşsizliğimizi korumaya çalışıyorduk.

Biz, akışkan dünyanın insanları, teknolojik yaşamda tatminsizlik içinde hazlarımızı doyurmaya çalışıyoruz. Sofrada yemediğimiz bir şey kalmıyor ama yine de doymuyoruz. Hiç şüphe yok ki teknolojinin baş döndürücü gelişimi tatminsizliğimizi daha da kışkırtıyor. Çünkü kapital sistem bize sürekli arzu edilecek nesneleri sunuyor. Arzuların yeniden üretildiği bu akışkan alan gündelik hayatın sıkıcı yanlarını da paranteze almaktadır. Belki de sanal dünyanın en büyük cazibesi, bir nevi arınma sahası olmasıdır. Yalancı bir emzik ile yaşadığımızın farkında olmadan da içimizdeki boşlukları dolduramayacağız. “Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok, ne büyük savaş ne de büyük buhran yaşadık. Bizim savaşımız ruhani savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.” Kendini dünyada terk edilmiş hisseden, kendi ruhuna eğreti duran insan kimine göre modern, kimine göre postmodern dünyanın değişim sancılarını yaşıyordu. Beyaz yakalı köleler olarak tüketim odaklı yaşam tarzları ortasında birey onca anominin, belirsizliğin, parçalanmanın ve yabancılaşmanın göbeğindedir. Bireyselleşme sürecinin kıskacında kalan bizler toplum ile göbek bağını kesebilir mi? İnsan kendi heykelini yontarken çevreden de şekilleniyordu. Belirli bir yetkeye boyun eğmese de oluşturulmasa da şekillenmesinde dış faktörler etken iken bu şartlar altında nasıl başlıyordu birey olabilmek? Mizacında küçük dokunuşları olan topluma karşı sorumlulukları varken, kendi mayasını oluşturan bağlar varken yüzde yüz saf insan yaratmak ne mümkün! Ne aldanıştı!

Akışkan dünyada yaşam arayışında bulunan insan garip bir paradoksun içinde de sıkışıp kalmıştır. Bauman cümleleri ile tasvir edersek bu paradoksu, “Hiç bu kadar özgür olmamıştık. Hiç bu kadar aciz hissetmemiştik.” İç dünya çelişkilerle doluyken ruhu özgür bırakabilmek nasıl mümkündü? Nietzsche, insanı tamamlanmamış bir varlık olarak görmüştür. Açıktır her şeye: “Gerisin geri de gidebilir, sağa sola da sapabilir, yukarılara da yükselebilir. Hayat hep kendisini alt edendir.” diyordu. Onunla aynı çağda aynı mekânda yaşamamış olsa da varoluşsal düşünce olarak benzer giden ozanın “Eksiklik kendi özümde.” dizeleri tamlık hissiyatına ulaşamayan Sartre’ınbunalımını, aklının iplerini salan Sade’yi çağrıştırırdı. “Kalmadı gönlümde nesne.” derken acaba neydi kaybedilen nesne? Sahi, ruhun parçalarını dağıtmadan, toplum tarafından başkalaşıma uğramadan çemberin dışına çıkabilir miyiz?

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar