AYNANIN ARKASI

AYNANIN ARKASI

İnsan birazda tüm etiketlerden, rütbelerden, mülkiyetten azade ve münezzeh bir varlıktır. Gayrıyı tanımlamak kolaydır da insan kendine kimim ben sorusunu sorduğunda şaşakalır. Mesleki sıfatların dışında kendini tarif edip tanımlamada ne kadar acemileşti insanoğlu. Kendinden başka her şeyi gören göz için ayna gerektir kendini görmeye. İçimizden geçenle, dışa vurduğumuz arasında kimi zaman birkaç fersah fark olur.

İnsan birazda tüm etiketlerden, rütbelerden, mülkiyetten azade ve münezzeh bir varlıktır. Gayrıyı tanımlamak kolaydır da insan kendine kimim ben sorusunu sorduğunda şaşakalır. Mesleki sıfatların dışında kendini tarif edip tanımlamada ne kadar acemileşti insanoğlu. Kendinden başka her şeyi gören göz için ayna gerektir kendini görmeye. İçimizden geçenle, dışa vurduğumuz arasında kimi zaman birkaç fersah fark olur. Kimim ben? sorusuna verilmek istenen cevap başkacadır. Hayatta başka, zihinde başka bir ben vardır çoğu kez. Bir şiir, bir roman, bir nağme bazen de bir film gözün kendisini görmesine ayna olur.

“Beni beklemeyin, o bir hevesti; Gelemem, aynalar yolumu kesti”

Mücerret manasıyla hangi ayna insana kendini gösterebilir ki? Aynadan yansıyan sûrete mi bakmalı, aynanın göstermeye mecali yetmeyecek sîrete mi nazar etmeli? Kadim medeniyetimizin bu mevzudaki işareti sîret iken, modern zaman parmağını sûretin tâ gözüne sokmakta bir beis görmeyerek adeta adı “sûretperest” olan yeni bir din icad etmiştir. Bu dinin halifeleri değişimi çoğunlukla sorgulamadan kabul eden, bedenini ikonlaştırmış, yüzünden fondöteni eksik olmayan eskiden kendilerine sosyete adı verilen şimdiki zamanın postmodern kadın tipidir.

Üretim enstrümanları insanlar arası ilişkileri değiştirirken, estetik kaygıların eksenini de kaydırmaktadır. Bağ-bahçe meşguliyetleri ile tarla-tapan işlerinde kendilerine aktif roller verilen eski zaman kadınları için, yine eski zamanlardan kalma herhangi birisine “güzel kadın” tarifi yaptırdığınızda size zihninizdeki iki doksanın arasına bir altmış koydukları ve bedenini sizin yutan eleman olarak zihin haritanıza kodladığınız sıfır rakamına tamamladıkları, ince belli çay bardağına müsavi prototipinizle uyuşmayan; ancak İtalyan Ressam Boticelli resimlerinde görebileceğiniz iri yarı ve kemikli diye tabir ettikleri bir tipoloji ile tanımlayacaklardır. Estetik bir form olan kadının modern methe mazhar olan kısmı teşbihteki “gibi” edatı “manken” kavramına yaklaştırılmıştır. Algıdaki bu farklılık elbette yalnızca kadın estetiğinin formel yapısında kedini göstermeyecektir. Erkek algısının estetik tarifi de inanılmaz bir şekilde değişime uğramıştır. Bıyıklı “has adam” erkek formu; metroseksüel enjeksiyonla tüysüz “esas oğlan” düalizmine düçar olmuştur. Bedenin kitleler halinde bu kadar çok kutsandığı başka bir çağa tanıklık etmiş değildir insanlık tarihi. Kozmetik harcamalarla imaj aslın önüne geçirilmeye çalışılmaktadır. Sûreta kraliçe tavır ve davranışları sergileyen bir cinsi latifin yahut sultanı şuara pozlarındaki bir cinsi ademin ağzını açıp konuşmasıyla kişilerin miktarını belli eden kelamlarının ne kadar da nobran olduğunu görüp, bu sığ suları paçalarınızı dahi sıvama ihtiyacıhissetmeden ayaklarınızın ucuna basarak geçmeniz kafi gelecektir. Kozmetik harcamalara yüzlerce milyar dolar harcanan ihtiyar dünyada % 20’lik payı parfüm ve deodorantlar aldığı halde dünya neden her geçen gün daha kötü kokulara duçar oluyor.

“Ve gözüm eşyamda değil Yoruldum maddemden”

Boyalı saçlar, ojeli tırnaklar ve kişisel bakım setleri ile jöle, parfümeri ve losyonlarıyla bedenine narsizmin zirvelerinde tapınan modern sûretperest müritler, havalandırmayı unuttukları tinsel derinliklerindeki maskesiz yüzlerinin kırışıklıklarını gördükleri vakit kendi asli yüzlerine “sizi bir yerden gözüm ısırıyor, tanışıyor muyuz?” diye sorduklarında alacakları cevabı kim merak etmez?

“O külli aynalar seni ararlar ıssız bir hat fotoğrafından sana çıktım oynanan göstermelik bir son oyunuydu aldandın” Zihnimdeki kendi sîretimi tarife gelince; kendini irfana adamış münzevi ve mütecessis bir Türk Aydını diyecek oluyor, gölgeme takılarak tökezliyorum. Doğrulmaya çalışırken zihnimi yalayan bir düzine ben, ahenk eyleyemeyen bir dolu ses kulaklarımı çınlatıyor. Kimi zaman çığlık kadar keskin uğultulardan kulağıma ulaşan birkaç kaçık fotoğraf karesini peşi sıra sıralıyorum. İradesi mefluç bir Raskolnikov, yahut her sabah böcek olarak uyanıp sonra insanlara karışan Gregor Samsa belki de yalnız başına sortilere başlayan Martı Jonathan ya da Occamlı William. Yetmiyor Dülsine’sinin peşine düşen Don Kişot, ciğerleri akbabalara teslim edilmiş Promete, günboyu nehri dinleyen Siddhartha. Kimi zaman buyurgan Zerdüşt, kimi zaman Lakhes, Alkıbıades, Ebuzer, Musab, Martin Eden. Çoğu zaman da “şehrin yatık raksından incinip” ruhunun çöllerini adımlayan Nasıralı İsa. Hepsi muhayyilemin kırıntıdan müteşekkil benlikleri. Bir insanda insanlığın bütün halleri bulunuyor. Kimim ben’in tanımı “zihninizden ortasına kadar yırttığınız beyaz bir kağıdı yırtılmamış halinde düşünmek kadar nâmümkün” ve varlıgımız tanıdıgımız, bildiğimiz, gördüğümüz her şeyden oluşan bir bütün.

Son sözü mesneviden bir hikâyeye söyleterek bitirelim:
Çinli ve Rum ressamlar, “Resim sanatında dünyada en üstün biziz.” diye övünüyorlardı. Bu iddiaları duyan adil bir hükümdar: “Sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru” dedi. Bir perdeyle ikiye böldüğü büyük bir salonun bir tarafını Çinli ressamlara, diğer tarafını Rum ressamlara tahsis etti. Kendi bölümlerinde çalışıp eserlerini orada sergilemelerini emretti.

Çinliler de Rum diyarının ressamları da hazırlanıp çalışmaya başladılar. Çinliler, hükümdardan yüz türlü boya isteyip aldılar ve onlarla çeşitli resimler, süsler yapıp salonun kendilerine ayrılan bölümü donattılar. Rum ressamlar ise sadece duvarları cilalayıp durdular. Sonuçta kendilerine ayrılan bölümün duvarları pırıl pırıl parlayan, gökyüzü gibi berrak bir ayna haline geldi. Her iki taraf da (kazanacaklarından emin oldukları halde) hükümdara işlerinin bittiğini, sergiyi gezebileceğini bildirdiler.

Hükümdar geldi ve önce Çinli ressamların süsledikleri bölüme girdi. Yapılanlar fevkalade şeylerdi. Çinliler, bütün renk tonlarının fark edildiği harika resimler çizmiş, boyalı tablolarla her tarafı donatmışlardı. Çinli ressamların eserlerini takdir eden ve onlara hediyeler veren hükümdar, daha sonra

Rum ressamların bölümüne doğru ilerledi. Tam bu sırada bir Rum ressam, salonu ikiye bölen perdeyi açtı. Perdenin kalkmasıyla Çinli ressamların yaptıkları resimler ve oradaki bütün ihtişam, bu bölümün cilalanmış aynalar halindeki duvarlarında yansıdı.

Orada olan her şey burada da, üstelik daha parlak ve daha güzel bir biçimde görünüyordu. Ayrıca hükümdar, bütün bu güzellikler arasında kendini de seyrediyordu. Salondaki tüm güzellikle birlikte kendi güzelliğini de yansıtan bu bölümü hükümdar daha anlamlı buldu ve daha çok beğendi. Böylece Rum diyarının ressamları bu imtihanı kazandılar ve hükümdardan daha çok hediye ve takdire mazhar oldular.

Rum ressamlarının ezberlenecek kitapları, dersleri yoktu. Gönülleri adamakıllı cilalanmış; istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden arınmıştı. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuştur. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler. Hülasa aramakla bulunmadığı aşikâr, bulanların da arayanlar olduğu malumun ilamıdır.

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar