YAZ PSİKOLOJİSİ

YAZ PSİKOLOJİSİ

Mevsimlerin ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış tasnifi nicedir yapılır. Bilinmese de eskilerin insana âlem-i sugra yani küçük dünya dedikleri vâkidir. İçimizde dış dünyanın yansıması olan dağlar-taşlar, inişler-çıkışlar, vadiler ve uçsuz bucaksız bir gökyüzünün olduğunu bilmek doğrusu farkındalığımızı artırıp şaşkınlığımızı şeddelendiriyor. İklimin dahası mevsimlerin küçük bir dünya olan insan tabiatı üzerine etkisi yadsınamaz bir realitedir. Soğuk

Mevsimlerin ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış tasnifi nicedir yapılır. Bilinmese de eskilerin insana âlem-i sugra yani küçük dünya dedikleri vâkidir. İçimizde dış dünyanın yansıması olan dağlar-taşlar, inişler-çıkışlar, vadiler ve uçsuz bucaksız bir gökyüzünün olduğunu bilmek doğrusu farkındalığımızı artırıp şaşkınlığımızı şeddelendiriyor. İklimin dahası mevsimlerin küçük bir dünya olan insan tabiatı üzerine etkisi yadsınamaz bir realitedir. Soğuk ve keskin bir yağmurun camlara incecik elifler çiziktirmesiyle ruhumuzun yelkenlerini dolduran rüzgârın bizleri götüreceği liman ile deniz, kum, güneş teslisinin getireceği sarı saçlı, muhayyel ve hafif meşrep duygunun ikisi nihayetinde bir olmayacaktır.

Bir ilkokul panosunda ruhum yandıydı. Ne bestesi ne de güftesinden haberimin olduğu bir şarkı dilime düşürüldü ezberden. ”Eylül, ekim, kasım sonbahar ayları, Memiş Dayı eker boş tarlaları.” Mevsimlerin dönedurduğunu ilk fark edişime sebep bu ilkokul şarkısıdır. Aynı şarkıda diğer mevsimlere nasıl bir yakıştırma yapıldığını hatırlamam. “Boş tarlalar” alabildiğine sonsuz bir metaforu imgeler zihnimin haritasında. O boş tarlalardan birini çevirip burası benimdir diyen kişi değil midir yeryüzünde anlaşmazlığın kaynağı olan ilk kişi? Kabil tabiatlı o kişi bu muhayyel işi yaz mevsiminin güze yüz tuttuğu bir zamanda mı yapmıştır? El hâk meçhule demir atmış bir bilinmezdir mesele.

Efkârı umumiye buradan kişisel mülkiyete karşı olduğumu çıkarmasın, zinhar “Mülkiyet hırsızlıktır.” sözünü garipsemem ve fakat sahip olduklarımızın sinsice bize sahip olduğunu bildiğimden, mülkün çoğu kez, “posa” mesabesinde işin özüne mugayir bir yük olduğunu düşünürüm sıklıkla. Kendisi yalnızca sırtına binilmesi gereken bir araç olan eşyanın rotası çarpıtılmıştır. Eşyayı sırtımıza aldığımız bir amaç olarak kutsamaya elbette ehli vicdan ile birlikte ben de itiraz ederim. Bu itirazı bindiği arabanın markasıyla kişiliğini özdeş kılan dikiz bencillikli tatlı su insanları nasıl değerlendirir bilemem. “Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan” proleterlere özendiğim olur bazen. Burjuvazi mülkü elinde bulundurmak için değil mi gâhi korunaklı fildişi kuleler gâhi de saraylar, gökdelenler ve siteler inşa etmişlerdir kendilerine. “Yazlık”, “yaz tatili”, “yaz aşkı” tabirleri hedonist dürtülerle güzden ve kıştan kaçarak sürekli güneş gören iklimlere iltica eden bu taifenin icadı değil midir?

Bir ilkyazdan koca bir güz yontmayı beceriyor oluşumu maharete mi yoksa yıldıznâme ilmine kulak kesilip eylülde kulağına ezan okunarak startı verilen dünya sürgünümün başlamış olmasına mı yormalı? Bu mevzu bizi epey yoracağa benziyor, geçelim… İnsan ruhunun da mevsimleri vardır, dahası mevsimlerin dönedurması bize “bir mevsimde takılı kalma” gerçeğini fısıldamaktadır. Siz hiç baharı olmayan bir kış gördünüz mü? Aslında yaz, bir mevsim olmasının ötesinde bir ruh hâlinin ifşasından başkası değildir. Yaz’ımızı kışa çeviren bir Leyla, ağustosta başımıza kar yağdıran bir sebep elbet bulunur. Bulunur; fakat biliriz ki bir ömür ne salt yaz’la ne de kış’la geçmez. Ömründe mevsimleri vardır. Gençlik mesela bahar mevsimine, yaşlılık ise düşse düşse kış mevsimine denk düşer. Yaz ayı ‘yaz’mak fiilini çağrıştırsa da ‘yaz’gısı da değildir insan tekinin mevsim muamması. Yaz mevsimi rehavet mevsimi olarak algılanır oldu aydı zamanda.Modern dünya insanların birçok algısına doğrudan ve insani olmayan yönlerden müdahale eder olmuştur. Dinlenme ya da tatil algıları da müdahalenin doğrudan gerçekleştiği alanlardır.

Yorgunluğun, koşuşturmacanın, görültünün içerisine doğan modern insan “doğuştan yorgun” gibi bir imajinasyon ile mesai saatlerinde dahi “Tatil ne zaman?” sorusu ile çalışmaktadır. Çalışırken bile tatile endekslenmiş kafa yapıları ile sürekli olarak akılların bir köşesinde devlet memuru ise “mesai bitse de eve gitsek”, esnaf ise “hava kararsa da kepenk indirsek”, öğrenci ise “zil çalsa da ara versek”… klişesi çalışma kavramının pankreasına âdeta kroşe vurarak nakavt etmiştir. Evde koltuğa, kış sineği gibi uyuşuk bir halde, uzanıp televizyon karşısında yarı baygın seyirci olmayı yahut sosyal medyanın sanal sokaklarını arşınlamayı dinlenmek olarak değerlendirenlerin sayısı tahminen ülke nüfusunun yarısına tekabül eder. Oysaki dijital ekranlar karşısında edilgin bir vaziyette çalışmıyor/dinleniyor gibi görünmek sadece “dinlenme fotoğrafı” vermektir, dahası çalışmadığı halde epeyce yorulmaktır. Anlata geldiğimiz bu bozuk algının örnek versiyonlarını bütün bir yılını deniz,kum, güneş teslisinin getireceği sarı saçlı, muhayyel ve hafif meşrep duygunun rüzgârıyla geçireceği bir haftanın hesabıyla yanıp tutuşan insanlarda görebilmemiz elbette çok mümkündür artık. Bir haftalık sahil tatili yapıp gelen sözüm ona “tatilci” lerden dönüş yolunda en çok duyacağınız cümle “Ne olduysa daha çok yorulduk yahu.” cümlesi olacaktır.Oysaki dinlenmek tam anlamıyla yaptığımız işi değiştirip çalışmaya devam etmektir. Konunun formülasyon ifadesini “Dinlenmek yaptığımız işi değiştirmektir.” şeklinde özetleyebiliriz. Koca bir gece vücudun bütün azalarının adeta felç halinde gibi fonksiyonsuz kalması dinlenme algısının bozulmasına müsaade etmeyen bir birey için yeterli bir zamandır.

Kitle iletişim araçları vasıtasıyla algı ayarları bozulan anne-babalar için çoğunlukla “Çocukların dinlenmeye zamanı yok.” şeklinde serzeniş ifadelerini sık duyar olduk. Algıları fabrika ayarlarına tekrar çevirebilmek ise hayli zor. Yaz aylarını müjdeleyen baharın da gelmesiyle birlikte güneşin yüzünü göstermesini kollayan rehavet duygusundan mütevellit tembellikten kurtulmanın tek yolu çalışmaya devam etmek olmalıdır. Bir bilge “İnsan alışkanlıklarının oğludur” der. Alışkanlıklarımız bir süre sonra tabia.tımızı işgal edeceğinden “alıştığımız şey” kendi öz benliğimizin yerine geçerek aklımızla başımız arasında bir yerde mevzilenip statik kalmamız yönünde kulağımıza fısıldayıp duracaktır. Dinlenmek yaptığımız işi değiştirmektir hakikatini dillendirdiğinden, bir işi bırakıp başka bir işe geçerek, yanılgılarla dolu dinlenme algımızı süresiz tatile çıkarmamız gerekecektir. Genelde yaz ayını, özelde ise “tatil”i, atalet/tembellik olarak görmeyip; ‘tebdil’/şekil değiştirmek için görüp fırsat bilenlerden olmalı ve tatil etmeden tebdil etmeli…

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar