MERDİVEN

MERDİVEN

İlçe ılık sonbahar öğlenindeydi. Güneşin son deminde onu ikindi çaylarıyla uğurlamak için okulun bahçesinde toplanırdık. Çalıştığım okul yatılı bölge ilköğretim okuluydu. İlçe merkezine yakın kurulmuştu. Arka taraf tamamen düz ovaya bakıyordu. Sonbaharın getirdiği eşsiz çimen ve çiçek görüntüsü ruhumuza dinginlik veriyordu. Oysa okulun dışındaki dünyada neler neler olmaktaydı. Nasılsa biz duymuyor, görmüyorduk. Kulaklarımızı tıkamıştık kendi

İlçe ılık sonbahar öğlenindeydi. Güneşin son deminde onu ikindi çaylarıyla uğurlamak için okulun bahçesinde toplanırdık. Çalıştığım okul yatılı bölge ilköğretim okuluydu. İlçe merkezine yakın kurulmuştu. Arka taraf tamamen düz ovaya bakıyordu. Sonbaharın getirdiği eşsiz çimen ve çiçek görüntüsü ruhumuza dinginlik veriyordu. Oysa okulun dışındaki dünyada neler neler olmaktaydı. Nasılsa biz duymuyor, görmüyorduk. Kulaklarımızı tıkamıştık kendi yalan dünyamızda dertlerden uzak çay ve çorbayla avuntu buluyorduk.

–Duymayalım, keyfimiz kaçmasın, dedi Esra. Neydi ki duymayalım dediği? Müdür yardımcımızın eşi bir şeyler fısıldamaya çalıştı. Esra’nın tavrı yüzünden sustu. Hiç uzatmadı lafı, ikilemedi bile yüzü, rengi oldukça derin ifadeye sahipti. Nasıl da aynı şeyleri düşünürdük… Birbirimizin duygularına tercümandık ama iki kişinin bile hiç ettiği diyardı. Göz göze geldik, ikimizin de aklında olan aynı şeylerdi.

–Duysak ne olacak ki Esra ne dersin? Nasılsa kontrol bizden uzak… Haklısın demek istiyorum bu sözümle de sanki onca insana haksızlık ediyorum… Sıkıntılardan uzak, dışarıda gelişen olaylardan habersiz yani keyif saatindeydik. Emine geldi… Rengi sapsarı olmuştu. Felsefe öğretmeni Gülnur:

– Ne o, ruhlar aleminden mi döndün, diye takıldı. Son zamanlarda ölüm üzerine sohbetler yapıp fazlasıyla kafa yoruyordu. Öylece baktı boşlukta asılı bakışlarıyla… Bakarken ‘hepiniz, her şey yalan; gerçekse var olanın gitmesi’ dercesine… Derinden gelen bitkinliğin ağırlığıyla sızlayan canın habercisi sesiyle;

–Yeni bir bedenden ruhun ayrıldığını öğrendim. Gerçek var olan ebedi yaşama uğurlanışını duydum. Erkenden, ıssız, acılı, yokluğun varlığa teslimiyetini!.. Müdür yardımcımızın eşi yerinden doğruldu, derinden of çekti:

–Ahh felek evin yıkılsın, diyebildi. Az önce gülen simalara Emine’nin gölgesi düştü. Bir anda hepimizin yüzü kara kesildi. Burası küçük bir yerdi neredeyse herkes birbirini tanıyordu; çünkü burası hepimiz için gurbetti. Bizler hep beraber gezer, hep beraber otururduk. Aslında kayıp yaşamların sahibini tanıyıp tanımamak önemli değildi. İnsanoğlunun takıldığı nokta belki de tebessüm ederken gördüğü gözün kapanmasını bilmek ya da her tanıdık nefesin tükenişi kendine sonsuzluğun bir o kadar yaklaştırdığını hissetmesi miydi?

Emine’nin ağırlaşmış ruhu bedenini patates çuvalı gibi yere düşürdü. Yanına çöktüm, gözlerim dilimle yarışa düşmüştü. Tüm zamanların acı çığlıkları karıştı rüzgarın uçsuz, sonsuz soğukluğu yolarken. Dilim çözüldü ansızın; “Ne olursun Allah’ım o kızcağız olmasın!” sözleri bir bir döküldü, ölümlü bedene dökülen su gibi…

Emine’nin ne demek istediğini anlamak için sorular uçuşuyordu. Ama Emine Öğretmen yalnızca; “Çok feci çok feci çok feci!” diyordu. Sonra keskin bir o kadar sonsuzluğa uzanan bakışları donup kalıyordu. Gözleriyle uzanıp gitmişliği çekip almak istercesine bakı- yordu. Kendisine su içirdik. Kısa süreli bir şok geçiriyordu. Derin bir nefes aldı gözlerime bakarak;

–Az önce ne dedin? Evet o! Öylece bakıştık. Kafamın içinde çı- kan savaş Emine’ye açılmamıştı, ama yakınımda, elim kadar yakınımda Emine vardı. Kötü haberi getiren, kötü haber kadar istenmedi. Nasıl bir girdap? Yeryüzü nasıl duygusuz! Elimle çimenlerin altına gizlenmiş kara toprağı yokladım, kaskatıydı. Açılmaya niyeti yoktu. Kara toprak kaya kesilmişti. Öyleyse neden, nedendi? Sen sakla bakalım kara yüzünü, nasıl alacaksın içine, nasıl kıyacaksın gencecik bedene? Yok, senle aynı düşüncede, aynı bilginin paydaşı olmak istemiyorum! Sen nerden çıktın? Ben neden buralardayım; kendime, dünyaya yabancı? Kocaman evrende tek başına, mutsuz… İlk kez Emine’yi anlamak duymak istemiyordum.

Kim, kim ne diyecekti körpe yüreklere etrafımızda koşmaları yarı bırakıp;
–Bir şey mi olmuş Emine Abla, neden üzüldün? N’oldu? Minicik diller telaşlı, perişan, anladılar talihin kara yazgısını. Uzaklaştırmak gerekti onları, bir anda toparlandım.
–Haydi, alın anahtarı gidin, benim evde tavşanı besleyin! En büyüğü altı yaşında olan gözüme inanmıyormuş gibi baktı. Elimdeki anahtarı uzattığımı görünce hemen kalktı, vazgeçer telaşıyla hızlıca aldı;
–Oley! Sen bi’tanesin Belgin abla!
… Emine Öğretmen sonbahar rüzgarında savrulan yaprak gibi titriyordu. Bir tek o muydu? Hepimiz… Olacaklardan haberdar olup engel olamamanın vicdanları boğmasıydı sessizliğimiz! Çaresizliğimizin, güçsüzlüğümüzün ezikliğiydi. Olmayan adımızın hafızalarımıza kazıntısıydı. Utanç mıydı, yoksa ezikliğin hiçliği miydi? Üstünlüğü ilan etmiş kocaman dağlar, ne böbürleniyorsunuz ki siz de Yaratan mucizesisiniz. O endamınızı aşan günahınızla kara toprak almayacak sizi! Bu arada Emine elimizden kayıp gitmek üzereydi. Konuşmasını beklemenin anlamsız olduğunu söyledim. Öğretmen arkadaşın annesi;

–Okulun revirine götürelim, dedi.
Ama Emine Öğretmen adım atacak durumda değildi. Emine Öğretmen titreyen vücudunu bana yasladı. Öylece kaldı. Bizler suskun! Bizler çaresiz! Çare iğnenin ucundaki ilaç mıydı, öyle mi? Zerkedilen her milimden mutluluk tufanı mı olacak hıı var olan tüm gerçekleri silip süpürüp yok edecek? O an uğultuyla rüzgar esti. İçimtitredi. Emine Öğretmen aramızda en güçlü olanımızdı. Üç yılık öğretmen olarak da en kıdemli olanımızdı. Onu savuran, yok olma telaşına saran sarmalayan şey; hepimizin dipsiz kuyusuydu. Kaya gibi dediğimizi sonbahar yaprağına çeviren; o bile bunu kaldıramamıştı…

Emine’nin sakinleşmesi iki saati aldı. Küçük çocuğu olanlar yavrularını ilk kez görüyormuş gibi ya da kaybetmenin telaşıyla kucaklayıp koklayıp evlerine gittiler… Emine kendini toparladı. Öylece üç kadın, üçüncü yitik haberle baş başa gerçeğin anlamsızlığı karşımızda… Hayat sen nerden döneceksin keskin uçurumlarından, derin sonsuzluklarından ne zaman yitiklere derman olacaksın?

Gölgeye kafamı çevirdim. Şule:
–Hayrola arkadaşlar cenaze mi var, ne bu sessizlik? Şakalaşma edasıyla söylediği söz buz etkisi yapmıştı, sözü söyleyen dili perişan etmişti. Boğazını temizlerken vakit kazanmaya çalıştı. Düşünmeden konuşmanın anlamsızlığının pişmanlığıyla… Titrek ses tonuyla;
–Off arkadaşlar bu ne dalgınlık? Oldu mu şimdi bir çay demlemeye gittim, burası ne hâle gelmiş? Neler oldu?

Emine Öğretmen bakışlarını dikti, manasız, sadece baktı boşlukta sallanan ipe. Emine öğretmen neden bahsettiğini bilmiyor tavrıyla; “ne anlatacağım ki…” demez mi? O anda göz göze geldik. Bana sen sus sakın sorma der gibi baktığını hissettim. Ani hareketle küçük kutuya yöneldi.
–Tavşan içinde değil mi? “Evet” anlamında başımı salladım. Kutuyu açtı. Bembeyaz minik yavru tavşanı kavradı.
–Ay bunu tutmak ne zor şey köpüklü sabun gibi elimden kayıyor. Bunları söylerken etrafındakilerin meraklı bakışlarının farkındaydı. Ama ısrarla hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyordu. Coğrafya öğretmenin eşi elinde çaydanlıkla çıkageldi. Bahçede olanlar olmayanların ardından konuşulmuş olmasın diye kural konmuştu, susardık. Bugün o kural bozulmuştu. Ben doğrulup çaydanlığı elinden aldım, az sonra duyacağı sözler onu da perişan edecekti.
–Noldu Emine Hocam sana? Ben çaydanlığı bırakırken:
–Allah’a şükür, Emine hocam bizi çok korkuttun, dedim.
–Ayla hanım yaa n’oldu ki? Çok şaşırmıştı, onun bu durumuna kulağıma eğilerek; “Sen bilirsin, bu kızcağız hafızasını mı kaybetti?” Çaylar dolduruldu…
–Sanmıyorum ama geçici bir şok olabilir, diye cevapladım. Söylediğim yalana kendim de inanarak. Hava iyice serinlemişti. Her zamanki gibi bekâr olanımızın evine geçiyorduk. Bana geçtik. Evli olanlar da çocukları babalarına bırakıp geldiler.

Bir fasıl kahve içilecek ve fallara bakılacaktı. İki cezveye de dörder ölçü kahve koydum. Bir cezve orta şekerli diğeri diyette olanlar için şekersizdi. Mutfağı dış dünyaya açan penceresi adeta bir tabloydu. Uçsuz bucaksız Batman Ovasına bakıyordu. Öyle dört başı mamur mutfak nerde? Mutfağın girişinde başlayan iki taraflı tezgah üstü kara taş. Dolap falan yok. Mutfağın tek teknoloji görüntüsü kırmızı küçük fırınım, yanında küçük tüpümüz, buzdolabımızsa Türkiye’de ilk üretilen Arçeliklerden. Ne sağlammış doğrusu öyle güzel çalışıyor ki sık sık giden ve aniden gelen elektriğe aldırış etmeden. Toplama tabak bardak, ama bıçaklarıma diyecek yok. Çarşı pazar dolaştım da fiyatını çok bulmuştum, ama tek takım olan, ışıl ışıldı… Tüm arkadaşlar bıçaklarıma hayrandı. Ben de gururla onları tezgahta sergilerdim. Bir aralık Emine Öğretmen yanıma geldi.
–Suları götüreyim, dedi. Fal bakarken boğazımız kuruyor sürahiyi de dolduralım.
Ben hiçbir şey söylemeden bardakları ve sürahiyi verdim. Ama meraktan da çatlayacaktım. Telefonum çaldı. O zamanlar cep telefonu yoktu. Yatak odama koştum. Bu saatte annemler de aramazdı! Kötü bir şey oldu telaşıyla reseptörü kulağıma zor götürdüm. İlçe merkezinde oturan ve eşi polis olan Firdevs Öğretmendi arayan.
Sesi telaşlı ve üzgündü.
–Belgin ne oldu biliyor musun?
–Hayır.
–Çiğdem öldü!
–Nasıl yani, daha dün gördüm çok iyiydi? Sadece biliyorsun adamdan dolayı…
–Evet, evet biliyorum, ama…
–Nasıl öldü?
–Merdivenden düşmüş.
–Hangi merdivenden.
–Evlerinin… dedikten sonra yutkundu.
–Öldürecek kadar yüksek değil ki?
–Bilemiyorum, ben görmedim.
Eşim öyle söyledi. Ben kapatıyorum, Duru ağlıyor.
–Tamam, diyebildim. Telefonu kapatıp döndüm kapıya gitmeyi istedim beceremedim. Yatağımın yanına yere çöktüm. Çiğdem nasıl öldü? Bu aralar Batman’da intiharlar çoğalmıştı. Gazeteyi aramıştı Ayşe, ilgilenmemişlerdi çünkü terör daha ön sıradaydı. Hastaneye gittikleri gün de bir intihar vardı ama hastane kayıtlarına zehirlenme diye geçmişti. Çiğdem ise ne intihar ne öldürme düşüp ölmüştü, ama dün oturup konuştuğumuzda abisinin kendisini tehdit ettiğini laf arasında söylemişti; “Bizde töre var; ne kanun, ne mahkeme geçer terörün önüne. Aileler kalabalık, hepsi birbirine geçmiş. Dışarı karşı kilitlenirler.” Sararmış yaprak gibi kuru avuçlarıyla bileğimi tuttu;

“Abla sakın karışma sen!” “Nasıl yani?”
“Sonra biz kızlar yüküz, baş kalabalığıyız. Bizim yüzümüzden ailenin şerefine leke gelmemeli. Bizlerin değeri yok. Sizdeki gibi değiliz. Cahiliye devrini bitirememişliğimize yazık ki vah halimize!”

“Sen insansın! Senin de hakların var…” cümlemi bitirmeden beni susturdu.
“Daha çok konuşup kafamı bulandırma!” Oturduğu yerden kalktı. Duvarda kocaman çivinin ucuna asılı beyaz etaminle kaplı Kur’an-ı Kerim’i getirdi;
“Buna elini koy, sana bir sır vereceğim.”
“Yapamam Çiğdem! Ben insanım, şaşar söylerim, benden bunu isteme! Ama sana söz, asla adını, aileni, ismini vermem!”
Çiğdem öylece kaldı; “Yoksa inanmıyor musun?”
“Hem tüm kalbimle inanıyorum, ama bu yemini edemem. Günahını kaldıramam. Lütfen!” “Tamam abla…” Elindekini duvara geri astı. Kapıyı açıp kontrol etti. İyice kapattı. Yanıma oturdu.

“Abla geçen hafta tarlaya gitmiştim ya… o gün ben su kanalına gittim, çoraplarımı çıkarıp içine girdim, kimse yoktu. Birden Metin geldi.”
“Metin mi? Hani şu manavcı…”
“Evet. Kolumdan tuttu, bana âşık olduğunu söyledi. Ben de senin karın, çocukların var dedim. Olsun sen son olursun. Evimin gülü olursun. Utan dedim babam yaşındasın.” Tokatladı. Ağzımı bastırdı ve diğer eliyle eteğimi kaldırdı. Kanalın içine yatırdı. Az kalsın boğuluyordum. Keşke ölseydim kurtulurdum. Sırtımı öyle çarptı ki kanalın duvarına, bir de anam dövdü…” Omzunu açtı. Mosmor olmuş, kan oturmuştu.

“O gün tarlaya döndüğümde anamlar kızdı. Ne bu hâlin, dediler. Kanala düştüm, dedim. Şimdi anlatsam kan çıkar. Abim önce beni, sonra, o iti öldürür. Dün anama anlattım, hiç sesini çıkarmadı. Sabah geldi sakın kimseye söyleme onun aşireti büyük, kalabalık baş edemeyiz. Senin kanalda ne işin vardı. Dişi köpek kuyruk sallamayınca… seni orospu! Seni doğuracağıma kara taş doğursaydım. Sen halt ettin, demeye kalmadı kolumdan tuttu savurdu. Tekmeledi, saçımı yoldu, yüzüme tükürüp odadan çıktı. O kadar vurdu o güçsüz, sinirden kasılmış kollarıyla hiç canım yanmadı. Zaten ölmüş bir etin canı acımaz ki. Abim karartı şeklinde belirdi. ‘Sen öleceksin. Sen öleceksin,’ dedi. ‘Son bir isteğin var mı?’ Ben de seni istedim. Tüm aile seni çok seviyor. Hem biliyorlar sen bilsen de senden zarar gelmez. Ben öleceğim biliyorum. O domuz beni almayacak. Ben öleceğim. Al bu çorapları sana işledim.”
Çoraplar siyah üzerinde sarı sarı
“H” harfi dokunmuş. “Bu H nedir?
Benim adımın baş harfi değil ki!” “Biliyorum.”
“Kimin öyleyse?” “Hasan.”
“Hasan kim?”
“Boşver be abla artık önemi yok!”

Kapı açıldı. Annesi geldi yüzüne ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Günlerdir uymadığı belliydi omuzları çökmüştü. Öylece kızına baktı. Yüzünde, alnındaki her çizgide yılların ağırlığı vardı. Yaşlanmak ona suret olmuştu, çileli ömür doğarken bulmuştu. Ölüm soluklu yüzüyle fersiz gözleriyle baktı. Ben dinlediklerimin ağırlığında ezik, sesimi toparlayarak; “Teyze ne olur!”

“Sus hoca hanım, konuşma, sen uzaktan geldin. Allah anana babana bağışlasın, sen karışma bu işler zor.” Sustu, kadın susmalıydı, yazısız yasasıydı buranın. “İçeri gel,” dedim. Girdi, kapıyı kapattı. Bir adım attı. Doğruldum, kemikli kollarıyla kucakladı; ekmek kokulu anaydı.

“Tamam, ben susarım. Ama sen Çiğdem’in suçsuz olduğuna inan! Ne olur bağışla! Hadi, kucaklayın birbirinizi.” Teyze, kızının önüne oturdu. Perişan olmuştu. Çiğdem… O güzel yeşil gözleri çökmüştü yuvasına. Saçı başı karmakarışıktı. Eliyle saçlarını düzeltti. İçi ezilmişti on yedi yaşındaki dünya güzeli kızına, nasıl da kıymıştı. O domuz, körpecik yavrusuna nasıl kıymıştı. Kızını çekti kendisine, sarıldı. Kuzusunu son kez koklayandı. Sarıldı; yer sarsıldı, duvar taşları çatladı, Güneş ötelere kayboldu… Zehirli hançerdi saplanan her bakışta yüreğe; kadının kadına verdiği cefaydı. Ey gece olma; çökme! Yıldızların hani umut veren, her kırpışmalarında olacak günü müjdeleyen… Dünyanın ıssız bir ucunda sessizce bir kuş öldü!
–O gün orada kalsaydım derken hıçkırıklara boğuldum. Emine hemşire içeri girdi:
–Belgin ne oldu?
–Çiğdem düşmüş!
–Biliyorum.
–Ben orda kalsaydım ölmezdi.
–Hayır, sen engel olamazdın! Onun kaderi buydu…

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar