YOĞUN VE YORGUNUZ

YOĞUN VE YORGUNUZ

Yoğunluk ve yorgunluk sanıyorum çağı çağrıştıran iki kelime. Çağdaşı olmadığımız iki kelime de durup düşünmek olsa gerek. Anlamak için durmak zorunluluktur. Understanding (ing.) Verstehen (alm.) Episteme (yun.) Vakafe (ar.) gibi… Anlama’nın kökü tüm dillerde hep durmak’tır. “Bir dur düşün” söylemi kadim geleneğin imbiğinden geçmiş organik bir hakikate işaret eder. Durmak mı; modern insanın taşralı uzak

Yoğunluk ve yorgunluk sanıyorum çağı çağrıştıran iki kelime. Çağdaşı olmadığımız iki kelime de durup düşünmek olsa gerek. Anlamak için durmak zorunluluktur. Understanding (ing.) Verstehen (alm.) Episteme (yun.) Vakafe (ar.) gibi… Anlama’nın kökü tüm dillerde hep durmak’tır. “Bir dur düşün” söylemi kadim geleneğin imbiğinden geçmiş organik bir hakikate işaret eder. Durmak mı; modern insanın taşralı uzak akrabası kadar yabancı bir mefhum. Hız ve haz dilemmasının karşılıklı kıyılarına kulaç atmaktan yorgun düşen insan teki “dur”madan rutinin çelikten pençelerinde zihnini ifsat eder hale gelmiştir. Bir nevi uyarıcı bombardımanı da diyebileceğimiz bu halin doğal bir sonucudur yorgunluk. 20 milyon öğrenci okul sıralarında, 1 milyon öğretmen sınıf kürsülerinde, 40 milyon ebeveyn iş yerlerinde hep yorgun. 80 milyon niceliğin yorgun olmayan az sayıda nitelikli insanı gündemi belirlemekte, belirlenen gündemin ezberini de niteliksiz çoğunluk sakız çiğneme refleksiyle balon yapıp şişirmekle vakit öldürmektedir. Bedenin narsisizm derecesinde parlatılıp görünür kılınmaya dahası beden ve suret ile var olmaya alıştırılan insanlık için “Dünya üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur.” Sözünün bir tesiri olur mu bilemiyorum.

Uykuda salgılanan melatonin isimli hormonun vücudun dinlenmesine etkisi tartışılmaz; fakat durup düşünmeksizin beyin fonksiyonlarını rafa kaldırırcasına “yoğunluk” denilen koşuşturmaca aslında bir nevi ayakta uyuma hali değilse nedir? “Ne ararsan kendinde ara” bilgeliğinin yerini “kendi”ni kaybetmiş olmanın, kendini nerde kaybettiği ile ilgili de en küçük bir fikrin olmadığı kayıp kıtalar coğrafyasının nüfus yoğunluğu her geçen gün artmaktadır. Kayıp kıta coğrafyasının vatandaşları aynı dili konuşmasalar da aynı ruh hali ve aynı duyguları paylaştıkları için pasaportlarına bakılmaksızın vizesiz giriş yapabilmektedirler bu ülkeye. Çoğunlukla beden dili konuşulan kayıp kıta coğrafyasında beyin fonksiyonları asgari seviyede faaliyet göstermeye meyillidir. Belki inanmayacaksınız, var olmak doğmakla eş sayılıyor. Mevcudiyetin meşruiyet zemini riyazi olarak istatistiki donelerin döngüleriyle hesaba katılıyor. Mesela altı milyar insan var deniliyor dünyada. Beşer vasfıyla kâim olan rakamsal gerçeklik hakikatte altı milyara tekabül ediyor mu? Doğru soruyu şimdi soralım; hakikaten altı milyar “insan”  var mı? İnanmakta zorlanacaksınız, öldü diyorlar hiç yaşamamış birine. Sana mûhâl, bana hâl… Havarilerine: “ikinci kez doğunuz !” diyen İsa’nın sözünü naklediyorum. Yayın kesiliyor… Doğum günlerinin çılgın partilerinde yaşının sayısı kadar dikilen mumlardan üflüyor kendini bir kez bile doğurmamış insanlar. Doğum sancısı gibi varlık sancısı çekmeden nasıl doğar insan teki? “Var olmak” ne zamandan beri anadan doğmak anlamına gelir oldu diye sorma bana.

Sorma bana çocuklar neden aynı resmi çizip duruyorlar?
Sorma bana devletleştirilmiş bir kader neden şartlı refleksin sınır boylarında nöbet tutuyor.
Sorma bana varlığını omzundaki apoletin yıldızlarına endekslemiş subayların göğün omzundaki milyonlarca yıldıza körlüğünü.
Sorma bana paradigması iflas etmiş bir baba devletin adına vergi dediği büyük soygunu.
Sorma bana Prusya kralı Büyük Frederick’in kendi ana dilini “atlara uygun düştüğü” nü belirterek Almanca yerine Fransızca kullanmayı niçin tercih ettiğini.
Sorma bana meridyenin Greenwich’ten geçtiğinden bu yana, yüzü gözü piercing’li kızları.
Ve sorma bana uzun sessizliklerin sırtına sarılı kala kaldığımızı.

Toplumsal bir tabaka olarak köleliği tarihin teferruatı arasında kaybolmuş bir tozlu katman olarak telakki eder olduk. Kapitalin yoğun ve yorgun kollarının kölesi olup kapitalizmin efendiliğine gerdan kırmış, ofislerin mesai saati zindanlarında kravatlı voltalar atarak gün geçiren, rutinin prangasız esirleriyiz cancağızım. Ruhumuz bedenimize, bedenimiz dünyaya mahpus. Filin keman çalışı kâbilinden bir sanrıdır hür oluşumuz. Bir sanrıdır nefes alıp vermeyi yaşamak sayışımız. Sahip olduklarımızın usulca bize sahip olmasının farkına varmaksızın geçirdiğimiz zamana ömür der olduk. Kişisel gelişimciler, terapistler, danışmanlık büroları. Kitaplar, yazarlar, panelistler. İmza günleri, el işlemeleri, dantelalar. Çeyrek altın günlü kadınlar, kısırlar, kurabiyeler. Kadın programları, izdivaçlar, sizi gidiler, insancıklar… Toplantılar, toplumcular, çok yıldızlı oteller. Tatil köyleri, dubleksler, tribleksler. Jakuziler, jaluziler, fin hamamları. Açık büfeler, marlborolar, malibular. Ex aşkları, kankalar, ay iğrençsinler. Falan oldumlar, kal geldiler, keyifliydiler. Vestiyerler, komidinler, salon salamanjeler. Çocuğun durumunu sormaya geldimciler, evde çalışmıyorcular, netleri artmıyor nedendirciler. Sayısalcılar, sözelciler, eşit ağırlıkçılar. İş bulabileceğim bölümleri yazalımcılar, matematiği anlamıyorumcular, günde 300 soru çözücüler…

İçinde sosyal psikoloji deneyi geçmeyince bir yazının güven referansı da eksik kalıyor sanki. 1974’te araştırmacılar hafızanın güvenilirliğini ve gerçeklerin manipüle edilip edilmediğini test etmek için bir deney hazırladılar. 45 kişi araba kazasına dair bir film izlediler. Bu kişilerden dokuzundan arabanın ‘çarpma’ anında ne kadar hızlı gittiğini değerlendirmeleri istendi. Diğer gruptan dördüne hemen hemen benzer bir soru soruldu fakat çarpma kelimesinin yerine ezmek, çarpışmak, vurmak ve değdi kelimeleri kullanıldı. ‘Çarpma’ kelimesini içeren sorular için arabaların hızları, ‘değdi’ kelimesini içerenlere göre 10 mil daha hızlı olarak değerlendirildi. Tek bir betimleyici kelimenin bile hafızamızdaki bir olayı değiştirebilmesi oldukça etkileyici ve manidar gözüküyor!

İlkokul sıralarında mukim bir öğrenci web başına geçtiğinde tıkladığı herhangi bir internet sitesindeki bilgi ve kavram yoğunluğu ortaçağda “bilge” olarak telakki edilen bir piri faninin tüm bilgi birikiminden daha fazla ise ürkmemiz lazım gelir mi? Kavramsal enflasyon ve manipülasyon körpe zihinleri ne kadar ifsat eder bilinmez. Gandhi’den ödünç aldığımız bir sözü serdederek sona yaklaşalım: “Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür. Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür. Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür.” Sarf ettiğimiz kelimelerin kaderimize dönüşmesi serencamını kabul etmediğimizde Kafka’nın metamorfoz öyküsü dönüşümde buluruz kendimizi. Öykü kahramanı Gregor Samsa bir sabah odasında böcek olarak uyanır. Gregor ve ailesinin kaygısı, bir insanın böceğe dönüşmesi değildir, bu “iğrenç” hayvanın insanın içine nasıl çıkacağı da değildir. Herkesin tek kaygısı, Gregor’un sabah 05.00 trenine yetişip yetişememesidir.

Meraka değer bir soru bırakarak bitirelim. Yoğunluktan ve durup düşünmeksizin koşturmaktan her sabah bir böcek olarak uyandığının farkında olmayan kaç insan vardır acaba?

1 yorum

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

1 Yorum

  • Ahmet Burak Güven
    Nisan 11, 2018, 7:53 pm

    Harika tespitler. İstifade ettim. Sağolun…

    YANITLA

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar