ETİMOLOJİ

ETİMOLOJİ

Herhangi bir konuya başlarken konu hakkında bilgi vermek gerekir ki, okuyanlar neyi okumaya başlayacaklarını bilsinler. hele ki ‘Etimoloji’ gibi kelimelerin kökenlerini inceleyen bir bilim dalı hakkında yazacaksanız öncelikle konunun yapısı gereği ‘etimoloji’ kelimesinin etimolojisiyle başlamak gerekiyor. Yunanca ‘sözün gerçek içeriği’ anlamına gelen ‘etymon’ ile ‘doktrin, bilim,çalışma’ gibi ulvî anlamlar barındıran ‘logia, logos’ kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş

Herhangi bir konuya başlarken konu hakkında bilgi vermek gerekir ki, okuyanlar neyi okumaya başlayacaklarını bilsinler. hele ki ‘Etimoloji’ gibi kelimelerin kökenlerini inceleyen bir bilim dalı hakkında yazacaksanız öncelikle konunun yapısı gereği ‘etimoloji’ kelimesinin etimolojisiyle başlamak gerekiyor. Yunanca ‘sözün gerçek içeriği’ anlamına gelen ‘etymon’ ile ‘doktrin, bilim,çalışma’ gibi ulvî anlamlar barındıran ‘logia, logos’ kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş ‘etimoloji’ sözcüğü. Ha, ‘etymon’ kelimesi nereden gelmiş derseniz, o da yunan dilbilimcilerinin çalışma sahasına girer, detaylarda boğulmayalım. Peki, ‘Mustafa’ ne demek? ‘Mustafa’ ismi ‘safvet’ kelime kökünden ‘güzide, has, seçilmiş, ıstıfâ edilmiş’, ‘ıstıfâ’ ise, ‘bir şeyin iyisini seçip ayıklamak, bir şeyi ıslah edip safileştirmek, seçmek, ayıklamak’ anlamlarına geliyor. ‘Bakan’ ise ‘nazar eden, nezaret altında tutan’ demek. Cumhuriyetin ilk dönemlerin de eskiden ‘veziriazam’ denilen şimdiki ‘Bakan’lara ‘nezaret altında tutan’anlamında ‘Nazır’ denilirmiş. O zamanın ‘Nazır’ı şimdinin ‘Bakan’ı olmuş. Kelimeler ulusal dilde yerini alırken çok doğal olarak en çok etkileşimde bulunduğu kültürlerden etkilenir.

Komşu ülkeler, savaşlar, barışlar,dostluklar, düşmanlıklar, yaşanmışlıklar ya da yaşanacak olanlar. Bulunduğunuz yerin coğrafi konumu da son derece etkilidir dilin oluşumunda. Örneğin, eskimo dilinde ‘kar’ ile ilgili ‘sulu kar, kuru kar, düşen kar, yerdeki kar vs.’ gibi pek çok kelime varken ekvator ülkelerinde bu kelimeyi tek bir şekilde tanımlamak yeterlidir. Keza sıcak ülkelerde ‘deve’ kelimesinin içinde bulunduğu deyim çok fazla iken soğuk ülkelerde ‘fok’ kelimesi ile ilgili kelimeler fazladır. Bir dil, diğer topluluk ve dillerle ilişkiye girdiğinde o dilden aldığı kelimelere kendi ruhunu ve karakterini aksettirir doğal olarak. ‘Halk etimolojisi’ dediğimiz uydurma fakat kulağa hoş gelen kelime ve deyimler ‘galat-ı meşhur’ olarak dile yerleşirken kelimenin aslı kulağı tırmalamaya başlar. Misal ola rak Arapça ‘kerr-u ferr’ yani ‘ziynetli, gösterişli’ sıfatı Türkçe’de önce ‘kerli ferli’ye, sonra ‘kelli felli’ye dönüşmüştür. Bu devirde bir kişiyi tanımlarken ‘o kişi kerr-u ferr’ deseniz kimse anlamaz ama ‘kelli felli’ dediğinizde iki tarafın kulağı da rahatlar. ‘Kazın ayağı öyle değil’ deyiminde ki ‘kaz’ ile cümlenin ilişkisini aramak beyhude bir çabadır. Çünkü oradaki anlam ‘hüküm, kural öyle değildir’ anlamına gelen ‘kaziye öyle değil’ tabiridir. ‘Halk etimolojisi’ dediğimiz örnekler halkın diline yatkın şekilde kelime ürettiği pratik zeka ürünü kelime ya da deyimlerdir. ‘Bakırköy’ün bakır çıkarılan bir köy gibi algılanması, ‘tahtakale’nin orada tahtadan bir kale olduğu varsayımı, ‘niagara’nın ‘ne yaygara’ olarak Türkçe’den geldiğinin anlatılarak böbürlenilmesi, ‘hint hurması’ demek olan ‘temr-i hindi’ tabirinin ‘demirhindi’ adını alması, Anadolu’da Ermenice, Rumca, Arapça, Farsça’dan alınmış yer adları olan ‘glandos’a ‘gelendost’, ‘agalassos’a ‘ağlasun’, ‘balahisar’a ‘ballıhisar’, ‘karvala’ya ‘gelveri’ vs. denmesi bazı ‘halk etimolojisi’ örneklerindendir. Bu sadece bizim dilimize özgü bir durum değildir.

Her halk zekası ölçüsünde kendi etimolojisini kaçınılmaz olarak yaratır. Yine aynı şekilde; ‘buldozer’i ‘yoldüzer’, ‘demokrat’ı ‘demirkırat’, ‘sans numero’yu ‘100 numara’, ‘tubeless’ı ‘dubleks’, ‘istanbul’u ‘islambol’, ‘anadolu’yu ‘ana dolu’, ‘sota limena’yı ‘sütliman’, yünlü anlamındaki ‘peşmine’yi ‘pişmaniye’, İtalyanca orta menzilli top anlamına gelen ‘palla e mezza’yı ‘balyemez’, keyfa kalesi demek olan ‘hısnkeyfa’yı ‘hasankeyif’, Farsça ‘mide okşayan’ demek olan ‘mide-nüvaz’ı ‘maydanoz’ (aslen ‘macedonission’), Farsça ‘çok özellikli’ demek olan ‘pür-hassa’yı ‘pırasa’, Yunanca ‘kucak’ anlamına gelen ‘korphos’u ‘körfez’, Latince ‘kağıt, vesika’ demek olan ‘charta’yı ‘harita’, Yunanca ‘Manisa taşı’ anlamına gelen ‘magnetes lithos’u ‘mıknatıs’, İskender’in çözdüğü ‘gordion’ düğümünden ‘kördüğüm’, ‘narduban’ı ‘merdiven’ yapan hep halk etimoloji sinin zeka pırıltılarıdır. Her kültürde, her dönemde yabancı dillerden geçen kelimelerin kendi dillerindeki gibi kalmasını isteyen ‘fesahatçılarla (dilde kuralcı), Türkçe’den başka hiçbir kelimeyi kabul etmeyen ‘dil tasfiyecileri, uydurukçular’ tartışma içinde olmuşlardır. Lakin nasıl ki fesahatçilerin kandili ‘kındîl’, mendili ‘mındîl’ dedirtme çabaları boşa çıktıysa, uydurukçuların da kandili ‘yaltırak’, mendili ‘sümkürek’ şeklinde kabul ettirme uğraşıları beyhude olmuştur. 1930’lu yıllarda Ankara şehir içi otobüslerinin üzerinde ‘Ankara Urayı Otobüsleri’ yazısı uzun süre yer almasına rağmen halk, ‘belediye’ yerine ‘uray’ı benimsemediği gibi ‘faraziye’ yerine teklif edilen ‘varsayım’ kelimesi de aksine tutmuştur.

Dil, kültürler arasında bir etkileşim sonucu geliştiğine göre bize nasıl başka dillerden kelimeler geldiyse bizden de başka dillere çokça kelime geçmiştir. Türkçe ‘kabırcak (sandık, tabut) Macarca’ya ‘koporso’, yine ‘bilig (işaret, bilgi) Macarca’ya ‘belyeg (ilim), ‘ağa’ Fransızca ve İngilizce’ye ‘aga ve agha’, ‘paşa’ Fransızca’ya ‘pach’, İngilizce’ye ‘pasha, bashaw’, ‘yeniçeri’ Fransızca’ya ‘janissaire’, İngilizce’ye ‘janissary’, vs. olarak geçmiştir. İki kültür hangi alanlarda etkileşime girdiyse doğaldır ki o alanlardaki dillerde kelime alışverişi artmıştır. Dil o denli canlıdır ki, normal yaşayanlarda görülen tutarsızlıklar dilde de görülmüş tür. ‘Sermaye’ kelimesini ‘kapital’den daha çok kullanan dil, ‘sermayedar’ yerine ‘kapitalist’ kelimesini kullanmayı tercih etmiş, bu da yetmemiş kelimenin anlamını olumludan olumsuza çevirmiştir. Günümüzde ‘gönül’ anlamına gelen ‘dîl’ kullanılmazken ‘dîlber’, su anlamına gelen ‘ab’ kullanılmazken ‘abdest, ab-ı hayat’, ‘ıs’ ve ‘ök’ kullanılmazken ‘ıssız ve öksüz’ kullanılıp yaşatılmıştır. Dil, ‘benefşe’yi döndüremeyince ‘menekşe’, ‘kehrüba’yı kaba bulunca ‘kehribar’, ‘nimten (yarım tenli)’i yanlış bulup ‘mintan’ olarak düzeltmiştir. ‘İş- tiha’yı ‘iştah’, ‘rasuht’u ‘rastık’ yapan dilin bu canlılığıdır. ‘Sihriç’ ‘sarnıc’a, ‘çeyrob’ ‘çorab’a, ‘hoş-ab’ ‘hoşaf’a, ‘mihmaz’ ‘mahmuz’a, ‘badiheva’ ‘bedava’ya, ‘pencşenbih’ ‘perşembe’ye, ‘magnatis’ ‘mıknatıs’a, ‘bâdincan’  ‘patlıcan’a, ‘civanmert’ ‘cömert’e, ‘istiftah’  ‘siftah’a, ‘çadurşeb’ ‘çarşaf’a, ‘çeprast’ ‘çapraz’a, ‘çaryek’ ‘çeyrek’e dönüşürken canı yanmış mıdır? sanmam. ‘Alaim-i sema’yı ‘eleğimsağma’ya dönüştürürken eğlendiğine eminim ama. Şimdi biraz işin eğlenceli kısmına geçelim. İbo ‘kaşların arasına domdom kurşunu değdi’ derken, ‘domdom’ ne demek biliyor muydu acaba? ‘Domdom’ 19. yüzyılda İngiliz ordusuna dışı çelikten, ucu haç şeklinde çeltikli olduğu için çarptığı yeri genişleyerek dağıtan mermi üreten Hindistan’ın batı Bengal bölgesindeki ‘Dum dum’ şehrindeki silah fabrikasının isminden almıştır. Küçükken kelime oyunuyla ‘aa, kar yola yağmış’ şeklinde yaptığımız komikliklerdeki ‘karyola’ aslında İtalyanca ‘el arabası’ anlamına gelen ‘carriola’dan dilimize geçmiş. İtalyanlar gemilerde kullandığı taşınabilir tekerlekli yataklara Latince ‘carri (taşımak)’ kelime kökünden türeterek bu kelimeyi kullanmaya başlamışlar. Bizim gemicilikle ilgili kullandığımız kelime ve terimlerin çoğu İtalyanca’dan gelmiştir.

Halikarnas balıkçısının ruhu şad olsun. Yine ‘alarm’ın İtalyanca ‘herkes silah başına’ anlamına gelen ‘alle arme’ den geldiğini bilirsek sabahları alarm sesine niye dehşetle uyandığı- mızı çözeriz belki. Peki ‘mafia – mafya’nın ‘bütün Fransızlara ölüm, yaşasın İtalya’ cümlesindeki kelimelerin baş harflerini ‘morte alle Francia, İtalia anela!’ dan alarak tüm dünya dillerine armağan ettiğini öğrenmek keyif veriyor mu size de? Veya ‘lazer’in ‘light amplification by stimulated emission of radiation’ yani ‘radyasyonun harekete geçirilmiş yayılması yoluyla ışık çoğaltılması’ ifadesinin baş harflerinden oluştuğunu bilmek? Karadenizli askerle bir ilgisi olmadığını bilmek de ayrı bir hayal kırıklığı olabiliyor. Bunlarla beraber ‘anzac’ın ‘Australia and New Zealand army corps – Avustralya ve Yeni Zelanda ordu birlikleri’ olduğunu’, radar’ın ‘radio detection and ranging’, sonar’ın ‘sound navigation and ranging’, awacs’ın ‘airborne warning and control system’, gestapo’nun almanca ‘geheime staatspolizei’ dan kısaltma olduğunu belki duymuşsunuzdur. Fakat bir ülkenin isminin bölge isimlerinin baş harflerinden oluştuğunu öğrendiğimde aydınlanmıştım ben. Evet, ‘Pakistan’ ‘(P)encap – (A)fganya -(K)eşmir – (S) ind ve Belucis(tan)’ dan, önce ‘Pakstan’ sonra ‘Pakistan’ olduğunu eminim çoğunuz yeni öğrendi. Hadi kı- saltmalardan devam edelim. ‘Ro-ro’ kamyon ve tır gibi yük taşıyan hacimli araçları limanlar arasında getirip gö- türen büyük gemilere deniyor. İsmini İngilizce ‘roll on – roll off (bindir – indir)’ den almış. Yine ‘tır’ kelimesini çoğumuz arka kasası kapalı büyük kamyon olarak bilirdik, meğerse Fransızca ‘uluslarası karayolu taşımacılığı’ anlamına gelen ‘transportation internationale routier’ den gelirmiş.

Bazı kelimeler ise dilimize marka adlarından geçmiş. Mesela, hepinizin bildiği selpak, kot, jilet, oje, neskafe, teflon, naylon, termos, rimel, ozalit, klakson, jakuzi, lego, aydınger, cemse, formika, karpit, polyester, ping pong, ytong vb. yüzlerce kelime marka isminden genelleşmiş. Kalın ve geniş tahtaya ismini veren ‘kalas’ Romanya’nın ormanlık bölgesi olan ‘Galatz’ dan gelmiş. Coğrafi yakınlık olduğundan böyle, yoksa Japonya’da aynı ürüne kalas dendiğini sanmam. ‘Borsa’ kelimesinin 15. yüzyılda Belçika’nın Bruges şehrindeki ‘Beurse’ meydanında toplanan tüccarlar dolayısıyla türediğini borsacılar bilir mi acaba? ‘Lepiska’nın Almanya’nın Leipzig kentinde dokunan ipeğe benzetildiğini, misina ipinin ismini İtalya’nın Messina şehrinden aldığını, süet’in Fransızca’da İsveç demek olduğunu, tül’ün ilk olarak orada dokunduğu için Fransa’nın ‘Tulle’ şehrinden geldiğini bilebilirsiniz ama ‘parşömen’in İzmir’in ‘Bergama’ ilçesinden geldiğini öğrenince bayrağımı astım ben. Bazı kelimeleri menşeinde kullanılan anlamının zıddı olarak kullanmışız. Mesela Arapça’da ‘şafak’, ‘akşamın alacakaranlığı’ iken bizde ‘sabahın aydınlığı’ anlamında kullanılmış. ‘Piş’ kelimesi Farsça’da ‘ön, öncü’ manasında iken biz ‘peşimden gel’ diyerek hem kelimeyi değiştirip hem de anlamını ‘arka’ olarak değiştirmişiz. Ama aynı kelimeyi ‘pişekar’ ve ‘peşrev’de gerçek anlamında ve önek olarak dilimize geçirmişiz. Farsça yine ‘serbest’ ‘başı bağlı’ anlamına geliyorken, biz tam tersi ‘başıboş’ anlamında kullanmışız. ‘Rana’ Arapça’da ‘ahmak’ iken bizde güzel, latif anlamlarında kullanılmış.

Biraz da birleştirilmiş kelimelere şaşıralım. ‘Sekiz ayaklı’ demek olan ‘octho-podi’ bir şey ifade etmezken ‘ahtapot’ dediğinde anlam ete kemiğe bürünüverir. ‘Sehpa’ almaya gittiğinizde size hep 4 ayaklı ufak servis masası çıkarırlar ama sehpa aslında ‘üç-ayaklı’ anlamına gelen Farsça ‘se-pa’dan türemiştir. ‘Amiral’ kelimesi bazı kaynaklarda ‘emir-ül mâ (su amiri), bazılarında ise ‘emir-ül rahl (göç eşyası amiri) olarak gösterilir. ‘Pijama’nın ‘ayak giysisi’ anlamına gelen ‘paycame’den geldiğini ortamlarda söyleyebilirsiniz. Aynı ‘came’ye ‘şuy’ ekleyerek ‘elbise yıkayan’ anlamında ‘çamaşır’da ve ‘ken’ ekleyerek ‘elbise yeri’ anlamında ‘camekan’da rastlıyoruz. ‘Şuy’un başına ‘beden’ anlamındaki ‘ten’ koyarak ‘tenşuy (teneşir)’ elde ediyoruz. ‘Baca’, rüzgar, hava anlamındaki ‘bâd’ ile çıkış yeri demek olan ‘cah’ birleştirilerek ortaya çıkarılmış. Farsça aynı ‘bâd’ kelimesini aynı anlamdaki Arapça ‘heva’ ile yan yana getirip ‘bedava’yı uydurmuşuz. Farsça ‘dört’ anlamına gelen ‘cehar (çar)’ kelimesini ‘kemer’ anlamına gelen ‘tag’ ile birleştirip ‘çardak (dört kemerli)’, çivi anlamına gelen ‘mıh’ ile birleştirip ‘çarmıh (dört çivili)’, gün anlamına gelen ‘şenbih’ ile birleştirip ‘çarşamba’, ‘köşe, duvar’ anlamına gelen ‘su’ ile birleştirip ‘çarşı’, ‘tek, bir’ anlamındaki ‘yek’ ile ‘çaryek (çeyrek)’, ‘sopa’ anlamındaki ‘çube’ ile ‘çerçeve (dört sopalı)’ yapmışız. ‘Sol’ anlamındaki ‘çep’ ve ‘sağ anlamındaki ‘rast’ birleştirilerek sol-sağ anlamındaki ‘çapraz’ oluşmuş. ‘Çarşaf’ daki ‘çar’, ‘örtü’ anlamındaki ‘çadur’ ve ‘gece’ anlamındaki ‘şeb’ den yani ‘çadurşeb’den dönüşmüş. ‘Şeb’i yakalayınca ‘gecenin nemi’ anlamındaki ‘şebnem’ ortaya çıkıyor. ‘Çorba’nın tuzlu ‘şûr’ ve yiyecek ‘bâ’dan oluşması da tansiyonu artırıyor. ‘Diploma’ Yunanca ‘iki katlı’ demek olan ‘di ve plamos’ kelimelerinden oluşmuş. Çok çok eskiden diplomalar birbirini örtecek şekilde iki katlı olurmuş. ‘Zen’ kelimesi ‘kadın demek, çoğunuz bilirsiniz, buna ‘koşan’ anlamındaki ‘bare’ eklediğinizde ‘zampara’ çıkı- yor ortaya. Farsça ‘boş’ anlamındaki ‘gep’ ile ‘oynayan’ anlamındaki ‘baze’ kelimeleri ‘geveze’ olmuş, ‘Baze’ kelimesini ‘canıyla oynayan’ anlamındaki ‘canbaz’da da görebiliyoruz. ‘Gep’ İngilizce’ye de ‘gap’ olarak mı geçmiş aynı anlamda, araştırmak lazım. Aynı anlamda derken, ‘aynı’ anlamına gelen ‘hem’ ile ‘süt’ anlamındaki ‘şir’ birleştiğinde ‘aynı sütü emen’ anlamındaki ‘hemşire’ çıkıyor ortaya.

Eski Türk filmlerinde kız kardeşe hemşire dendiğini hatırlatırım. ‘Hemşehri’ dediğinizde ‘aynı şehirli’, ‘hemhal’ dediğinizde şimdilerde ‘empati’ denilen durum yani ‘aynı halde bulunan’ ‘hemzemin’ dediğinizde de ‘aynı zeminde’ anlamları yerine oturuyor. ‘Albay’ın ‘alay beyi’nin kısaltması olduğunu biliyorsanız ‘yarbay’ın da ‘yardımcı albay’ın kısaltması olduğunu bilin. ‘Testere’ aslen ‘el bıçkısı’ anlamındaki ‘dest-erre’den bu hale gelmiş. ‘Abdest’te de ‘el suyu, avuç suyu’ olmuş ‘ab-u dest’. ‘Alu’ erik demek, ‘şeft-alu’ semiz erik, ‘zerd-alu’ sarı erik oluyor bu durumda. ‘İmrahor’ padişah ahırının üst düzey görevlisi olan ‘ahır emiri’ anlamındaki ‘emir-ul ahr’dan gelmiş. ‘Katküt’ ingilizce ‘cat-gut’ dan gelip ameliyat dikiş ipliği olarak kullanılan kedi bağırsağının ismi olmuş. ‘Sunta’nın ‘suni tahta’dan kısaltıldığı- nı da duyun, şaşırın. ‘Karantina’ İtalyanca ‘40 gün’ demek. Ortaçağ’da salgın hastalıkların çok olduğu dönemde gemiler limanlarda 40 gün bekletilirmiş, Bu dönemde herhangi bir hastalık ortaya çıkmazsa karaya çıkarmış bahriyeliler. Zümrüd-ü anka kuşu Farsça’da ‘simurg’ diye geçer ve ‘otuz kuş’ demektir. Feridüddin-i Attar’ın ‘Mantık-ut tayr’ kitabını okursanız niye otuz kuş olduğunu anlarsınız. bu arada ‘attar’ bizim dilimize ‘aktar’ olarak geçmiş. ‘aktarmalı uçak’ daki farklı bir durum, aktar ne kadar kazanıyor ki uçağı olsun. Dilimiz ‘search’tüyse affola, ‘happy’nize mutlu araştırmalar dilerim.

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar