ÖĞRENMEDE İKİ SORUN:CANSIZ BİLGİ VE EZBERCiLiK

ÖĞRENMEDE İKİ SORUN:CANSIZ BİLGİ VE EZBERCiLiK

Önce Öğrenme Nedir? Onu irdeleyelim. Sonra konu ve yöntemlere ilişkin birkaç yetkinin düşüncelerini… Öğrenme, yaşamın kendisidir. Bilgi, insanın temel gıdasıdır. Bilgi, ancak öğrenilirken zevkle yaklaşılarak sindirilmeye çalışıldığında ve kullanılırken de coşku duyulduğunda kişiye, topluma ve insanlığa mutluluk ve gönenç sağlar. Bilgi ve sevgi öyle iki kavramdır ki; kişi beslendikçe, gereksinimi geometrik bir dizi gibi artar.

Önce Öğrenme Nedir? Onu irdeleyelim. Sonra konu ve yöntemlere ilişkin birkaç yetkinin düşüncelerini… Öğrenme, yaşamın kendisidir. Bilgi, insanın temel gıdasıdır. Bilgi, ancak öğrenilirken zevkle yaklaşılarak sindirilmeye çalışıldığında ve kullanılırken de coşku duyulduğunda kişiye, topluma ve insanlığa mutluluk ve gönenç sağlar. Bilgi ve sevgi öyle iki kavramdır ki; kişi beslendikçe, gereksinimi geometrik bir dizi gibi artar. Bilgi ve sevgiden yoksunluk ne okuma alışkanlığını ne de kişisel mükemmelliği olanaklı kılar. Okuma zevk ve alışkanlığından yoksunluk ise, her halde en büyük talihsizliktir. Okuma gereksinimi, zevki ve alışkanlığından yoksun toplumların çağdaşlığından söz edilemez. Okuma ve öğrenme bir insan için özellikle örgün eğitim sürecinin merkezindeki öğrenci için yük ve görev değil, onun açılımına olanak sağlayan mutluluk kaynağı olmalıdır. Öğrenme bir klişeyi belleğe aktarmak değildir. Öğrenilecek kavramın eni, boyu ve derinliğiyle üç boyutlu algılanması esastır. Nitelikli kullanılabilir bilgiler toprak altındaki cevher gibidir. Bunlar insanı yaşama sevincine ve kimliğine yükselten değerlerdir. Cevherin topraktan çıkarıldığı gibi bireysel çaba gösterilecek, toprağa dokunulacak ve bundan büyük bir haz duyulacaktır. Vatandaşı yansız ve nesnel bir yöntemle düşündürerek eğitmek toplumumuza güç veren bir insanlık hizmetidir. Ezber bilgiler ise insanı doğ- maya götüren, bağımlı kılan bir yüktür. Bağımlılıkla hem bilim yapma gücü kazanamayız, hem bilim bize yardım etme olanağı bulamaz.

“Edilgen, öğrenci; mutsuzluk yolcusu”
Tüm hayvanlar öğrenme yeteneğine sahiptir. Yaşamlarını sürdürebilmek için “öğrenme” onlar için de kaçınılmazdır. Öğrenme doğal bir ortamda gerçekleşir. Bu doğal ortam, canlının gelişim ve yapısına uygundur. İnsanın öğrenme süreci ise doğallığını ve çekiciliğini yitirmiştir. Öğrenci merkezin dışına atılmış, bağlı hale getirilmiştir. Öyle ki, okulöncesi dönemde büyük bir öğrenme ve araştırma gereksinimi duyan, bunun enerjisini taşı- yan çocuk, eğitim sistemimizde, genelde, engellerle karşılaşmaktadır. Yaşam boyu sürmesi gereken doğal öğrenme gücü kösteklenmekte, köreltilmekte ve öğrenci edilgen bir varlık haline dönüştürülmektedir. İçindeki öğrenme enerjisi ve bunun ürünü olan yaşam sevinci bastırılan çocuk bu enerjisini isyankârlık, saldırganlık, bencillik ve bunların türevleri başka alanlara yöneltmektedir. Nihayet, ruh sağlığı bozuk bir kişilik ortaya çıkmaktadır.

“Etgen, öğrenci; mutluluk yolcusu” Eğitim sistemi, öğrencinin gelişim ve gereksinimlerine uygun bilgi ve becerileri öğretmen aracılığı ile öğrenciye “öğretmeyi” hedefler. Öğrenci edilgen, başta öğretmen, çocuğu çevreleyenler etkendir! Bu durumda öğrenci yalnızca sınavla sorumludur! Bu yanlıştır, doğal olan bu değildir. Esas olan öğrencidir. Bütün öğeler, eğitim ortamı öğrenciye göre düzenlenmelidir. Eğitim yalnız başına gerçekleşemez. Bireye ışık tutan, yol gösteren özgürlük sanatçısı bir rehbere her zaman gereksinim vardır. Bu rehber öğretmendir.

Böyle bir öğretmenin görev yaptığı okul, çocuğun sevinçle, coşkuyla, mutlulukla koşarak hatta uçarak gitmek istediği bir kutsal yerdir. Ne acıdır ki, yıllar geçince uzaklaşılmaya, kaçınılmaya çalışılan yer olmaktadır! Eşsiz güzellikteki bu yerler çocuğun kendisi olabilmesinin ve mutlu yaşayabilmesinin gerçek ortamıdır. Orada güzellikler güzeli sevgi, bilgi ve bunların ürünü mutluluk vardır. Bu sevgi ve güven ortamında bilgi ışığının renk ve çekiciliğini yaratan, öğrenme ve araştırma güdüsünü zevk ve alışkanlıkla bezeyen beyinler, doğanın güzelliğini, zenginliğini sezdiren ve işleten eller; öğretmenin beyni ve elleridir. Öyle olmalıdır. Ancak uygulamada yıllardan beri sürüp gelen çok düşündürücü sorunlarımız vardır. Eğitim sistemimizin temel sorunlarından biri her şeyin yanıtının okulda öğretilmesine dayalı anlayıştır. Oysa öğrencinin her sorun için koşullara uygun çözüm üretebilecek yaratıcılık ve buluşçuluk gibi özellikleri o ortamlarda kazanması gerekir. Ancak böyle yetişen bireyler çatışmacı değil, uzlaşmacı; mutlak doğru değil, belirli varsayımlar altında doğru olabileceği düşünce biçimine sahip olabilir. Öğrencilerin, öğrenme enerjilerinin doğal ortamına yönlendirilmesi, yani “öğretme” sürecinin “öğrenme” sürecine dönüştürülmesi, böylece sürecin asıl sorumlularının çocukların kendileri olduklarını bilmeleri onların kendileri olabilmelerinin ana yoludur. Sorunlarını öğrenci kendi çabasıyla çözecektir.

ÖĞRENMEDE KONU VE YÖNTEM HAKKINDA NE DEDİLER?

K. ATATÜRK
Atamız uygulamadaki sorunu şöyle dile getiriyor: “…kitapların cansız teorileriyle karşı karşıya gelen genç beyinler, öğrendikleriyle memleketin gerçek durum ve menfaatleri arasında ilişki kuramıyorlar…”

TAHSİN BANGUOĞLU
IV. Milli Eğitim Şûrasında (22-31 Ağustos 1949) Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu şöyle diyor: “Ortaöğretimde, ortaokul ve liselerde bir formasyon noksanı vardır. Yani bu okullarda yetişen çocuklarımızda formasyon noksanı vardır. Bu noksan, bir takım metot kusurlarından ve müfredat kusurlarından ileri gelmektedir. Anketin esas neticesi budur. Metot kusurları şunlardır: Ortaokullar ve liselerde pasif bir tedris yapmaktayız… Bin netice çocuğun bilgisi ezberciliğe dayanmaktadır ve nazari olmaktadır, sathi kalmaktadır. Okuttuğumuz maddelere gelince; bunlar ihtiyaca uygun değildir. Hayatla ilgili olmayan birçok maddeler okutuluyoruz. Memleket mevzularını, çocuğun muhitindeki mevzuları ders konusu yapıp onları öğretmiyoruz… Başka memleketlerden yaptığımız iktibaslarla çocuğa ders okutuyoruz. Bunlar hayati değildir. Nihayet müfredat programlarımızda birtakım lüzumsuz bilgiler vardır.”

GRIGORY PETROV-LUKA MCDONALD
“Eğitim sistemimiz okuma gereksinimi, zevki ve alışkanlığı kazandırmaktan uzaktır.” Yüz elli yıl önce Finlandiya’da eğitimde cansız bilgi ve ezberleme yönteminden acı acı yakınılmaktadır. Grigory Petrov Beyaz Zambaklar ülkesinde adlı yapıtında Rahip Luka MCDONALD’ın “Güneş Kitap” olarak anılan kitabından alıntıyla bu konuda şöyle diyor: “… genellikle lise öğrencileri sınavları verdiler mi biraraya gelip ders kitaplarını törenle yakarlar. Niçin? Bu ne demek? Bunun anlamı şudur: Manevi bakımdan ölü olan bizim okul, canlı bir düşünce yerine, öğrencileri kupkuru, can sıkıcı formüller ile kafalarında örümcek ağları kurmaktadır. Çünkü öğrencilerde bilimsellik duygusu uyandırmıyor. Onlara bilimin anlamını ve değerini öğretmiyor. Bilgi hırsını uyandırıp geliştirmiyor. Bilimsellik olmadan, bilim sevgisi olmadan, bilgi hırsı olmadan ne bilim adamı ortaya çıkar, ne de bilim adamı yetişir. Tıpkı sanat duygusu olmadan, güzellik ihtiyacı duyulmadan sanatın varolamayacağı gibi…” (S.121-122)

F.W.VON GOETHE
Goethe’nin Faust yapıtında Faust öğrenci Wagner’e şöyle diyor: “…Eğer ağzınızdan çıkan sözler ruhunuzun derinliklerinden fışkırmıyor ise; dinleyicilerin kalplerine tesir edemezsiniz. Başkalarından duyduklarını veya kitaplardan okuduklarını tekrarlayan adam maymuna benzer ve ancak çocukları güldürebilir…” (S:19)

PLATON
ALAİN Stephen “Filozoflar Ne söyledi Biz Ne Anladık” adlı kitabında; Platon’a (M.Ö 427-347) atfedilen şu sözü dile getiriyor: “Biri hakkında bir sene konuşsan öğrenebileceklerinden daha fazlasını bir saatlik oyunda keşfedebilirsin”(S:31) Bu deyişle gerçeği ve beklentileri sözden daha güzel anlatan “oyun”un yüceltildiği vurgulanmaktadır. Şu bir gerçek ki, ilk günden itibaren çocuğa yarını öğrenme fırsatını oyun sağlar. Bunun bir anlamı da öğrenci başkalarının konuşmalarından değil, zevk ve mutluluk içinde yaparak ve yaşayarak öğrenir.

ALBERT MALCHE
İstanbul Darülfünu’nu hakkında inceleme ve önerilerde bulunmak üzere davet edilen yabancı dil öğrenimi alanında uzman Prof. Dr. Albert MALCHE; 29 Mayıs 1932 tarihli raporunda “öğrenciler Darülfünu’na gelmeden önce haftada 4 ila 9 saat arasında ve 6, 7, 8 hatta 9 yıl yabancı dil öğrenimi gördükleri halde ancak dörtte birinden azı Almanca, Fransızca veya İngilizce bir kitabı yarar sağlayabilecek düzeyde okuyabilmektedir.” der. Ortaöğretimde yabancı dil öğrenemeyişin nedeni bir “yöntem”in bulunmayışı / bilinmeyişidir, saptamasını yaptıktan sonra lisede yabancı dile ayrılan ders saatlerinin yeterli olduğunu belirterek “fakat ilk yıldan başlayarak çok belirli ve derli toplu bir fonetik yöntem izlemek gerekir. Öğrenciler duyma ve söyleme itibariyle alışkanlık (yatkınlık) kazanmalıdır. 150 ila 200 arasında sürekli kullanılan ve en  pratik şeyleri anlatan kelime öğrenmelidir… Yabancı dil yaşanılarak öğrenilir.” önerisinde bulunur. MALCHE şu ilginç durumu da vurguluyor: Fen ve Edebiyat Fakülteleri öğrencilerinden aynı zamanda yüksek öğretmen okulu öğrencisi olanlar kuramsal düzeyde pedagojik formasyon dersleri aldıkları halde “son sınıf öğrencilerinin nasıl öğretmenlik yapacaklarını bilmedikleri anlaşılmıştır.” diyor. Albert MALCHE, bu raporunda eğitimde uygulanacak yöntemi şöyle vurguluyor: “… Çok önemli bir noktaya geliyoruz (…) Görevinin, dersini harfi harfine bilmekten ibaret bulunduğunu öğrencinin zihninden çıkarmak gerekir. Halbuki, hemen hepsi henüz buna kani bulunmamaktadırlar. Öğrenci, hiç kimsenin, hatta en yüksek bir üstadın bile Darülfünunun yüklendiği düşünce eğitiminde, kendi yerini alamayacağına inanmalıdır. Gereken çaba ve gayeye ulaştıracak çalışma, ancak öğrencinin bizzat göstereceği çaba ve çalışmadır. Kendiliğinden veya kendi kendine bir şey yapmayan bir öğrenci de sınavlarında başarı gösterebilir ve diploma alabilir. Fakat düşünce hayatını kazanmamıştır. Öğrenci aktif, girişken olmalı, kendi kendine girişeceği birçok şeyi bulmalı ve yapmalıdır. (…) gelişimini sağlayacak olan yine öğrencinin kendisidir. (…) profesörler birer konferansçı gibi düşünülemezler. Bir profesör hayat ve hareket veren bir adam, bir danışman ve bir rehber olmalıdır. Hemen hemen kendinden küçüklere varlığıyla örnek olan sürekli bir öğrenci olduğunu söyleyebilirim…”

NAZIM HİKMET
Sevgi insanın duyuşsal temek gıdasıdır. Küçük yaşlarda daha gerekli etkin ve ağırlıktadır. Çocuk sevmediği şeyi de, sevmediği kimseden de asla öğrenemez. Onlar karşısında yaşam sevincini kaybeder, ruh sağlığı bozulur. Oysa tatlı bir bakışa bir gülümsemeye, bir dokunuşa ne çok gereksinim duyar. Nazım Hikmet, büyük şairimiz, ne diyor: “ Toprağı severmişim meğer toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen ben sürmedim Platonik biricik sevdam da buymuş meğer… ”

Sözün Özü
Bugün insan bilişsel ve duyuşsal açılardan sonsuz bir birikim dünyasında yaşamaktadır. Bilişsel gelişimin temel gıdası “bilgi” duyuşsal gelişimin ise “sevgi” gibi insanlığın en yüce değerleridir. Bu iki değer sonsuzdur ve sonsuz bir güce sahiptir. Birey, bunlardan yararlanabildiği oranda “insan”dır; Toplum, “güven içinde, saygın ve güçlü” dür. Bilgisiz ve sevgisiz insanlar ne erdemli, ne özgür, ne bağımsız olabilir. Bilgisiz insanlar ezik ve bağımlı; sevgisizler acımasız ve saldırgan olur. Cansız bilgi, ezber bilgi, çocuğun yararına inanmadığı bilgi serbest düşünmeyi, özgürlüğü ve bağımsızlığı öldürür. O zararlı bilgiler kısa sürede unutulur, ancak çocuğun ruh sağlığında olumsuz izler bırakır. Yaşama sevincini ve öğrenme hevesini de köreltir. Norman Vincent Peale (1898-1993): “Olumlu Düşünmenin Gücü” adlı yapıtında “sevgi neredeyse mutluluk oradadır. Mutlu olmak istiyorsanız sevgiyi öğrenmelisiniz. İnsanı sevin, hayvanı sevin, doğayı sevin, kısaca her şeyi sevin” şeklinde dileğini belirtiyor. (S:64)

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar