AYİNESİ HİSTİR KİŞİNİN

AYİNESİ HİSTİR KİŞİNİN

Yazılı veya görüntülü bir eserde, eserin yazılış tarihinde var olsa da olayların geçtiği iddia edilen zamanda var olmayan iş, oluş, olgu ve objelerin kullanılmasına “anakronizm” deniyor. Misal  “Gladyatör” isimli filmde asma kilit kullanılması, “Battal Gazi”de “Seiko 5” saatinin veya arkada gökyüzünde uçağın görünmesi gibi… “Ana” öneki Yunancada kelimeye “geriye, karşı” anlamı katıyor, “kronos” ise malumunuz

Yazılı veya görüntülü bir eserde, eserin yazılış tarihinde var olsa da olayların geçtiği iddia edilen zamanda var olmayan iş, oluş, olgu ve objelerin kullanılmasına “anakronizm” deniyor. Misal  “Gladyatör” isimli filmde asma kilit kullanılması, “Battal Gazi”de “Seiko 5” saatinin veya arkada gökyüzünde uçağın görünmesi gibi… “Ana” öneki Yunancada kelimeye “geriye, karşı” anlamı katıyor, “kronos” ise malumunuz zaman demek. Bilerek yapılırsa sanat, bilmeden yapılırsa alay konusu oluyor. İki türlüsü var: Kemal Tahir’in Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Dönemi’ni anlattığı “Devlet Ana” romanında kahramanlardan birine dürbün kullandırtması “geçmiş zamana yönelik”, “Uzay Yolu” dizisinde karakterlerin ışın tabancası kullanmaları “gelecek zamana yönelik” sanatsal anakronizmlerdir. Bilerek yapılan anakronizmde, insanları o çağın gerçekleriyle alay etmek de olabilir, seyirciye ya da okuyucuya “Acaba bunlar olsaydı tarih değişir miydi?” diye düşündürtmek de.

Belli bir yaşın üstündekiler hani arada bir “Ah şimdiki aklım olsaydı.” diyorlar ya işte o an anakronizmin sihirli kıvrımlarında bir pişmanlık yolculuğuna çıkıyorlar. Nostalji hastalığı da orada devreye giriyor. Yine Yunanca “sılaya dönüş” anlamındaki “nostos” ile “acı” anlamındaki “algia”0 kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş nostalji. Hastalık tanımlamasını özellikle kullandım zira 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren tıbbi anlamını yitirip “geçmişe duyulan hasret”e evrilmiş olan bu kelime, bu tarihlerden evvel adı konulamayan bir ruh hâlini tecrübe ediyormuş. Belki de kaybedilen duyguların ve nesnelerin ticaretini keşfeden zekâlar, ısıtıp ısıtıp önümüze sürdükleri bu yemeklerle aç zihinlere bulanık bir sanal ziyafet çektirmeye başlayınca hastalık yerini melankoliye bırakmış. Şehir insanının kronik hastalığı “melankoli”yi masum bir kelime olarak algılamayın sakın. Her ne kadar Edgar Allen Poe “Yazmanın Felsefesi”nde melankoliyi “Güzelliğin hangi çeşidi olursa olsun, onun gelişmesi hassas ruhu gözyaşlarına boğar. Bu yüzden melankoli, tüm şiirsel tonların en yasal olanıdır.” diye saflaştırmaya çalışsa da insanın kendi yazgısını belirleyememesinin verdiği çaresizlikle kendisine yaptığı duygu sömürüsü ve endojen depresyon istenmeyen sonuçlara götürebilir kişiyi. Eski tıp âlimlerine göre, insanın karakterini şekillendiren dört temel özsu bulunuyormuş: kan, balgam, sevda ve safra. Bu sıvıların vücutta dengeli bir şekilde bulunmasından dolayı sağlık meydana gelirmiş. Birinin veya birkaçının artması ya da azalmasıyla vücutta hastalık peydah olurmuş. Örneğin o dönemin teşhis raporlarında sevda sıvısının artması, akıl hastalıklarına ve psikolojik rahatsızlıklara, azalması misantropik vakalara sebepmiş. Karaciğerde bulunan safranın artıp yanması içe dönüklük, üzüntü, sevda gibi duyguların artıp melankoliye dönüşmesine neden olurmuş. “Çar anasır” ya da “Ahlat-ı erbaa” olarak da isimlendirilen bu dört sıvı, o zamanın tıp terminolojisinin ana hatlarını oluşturmuş. Tıptaki modern gelişime bağlı olarak ismi “Humoral Patoloji Teorisi” olmuş ki daha heybetli bir tanımlama olsun (Tam burada Nükhet Duru’dan “Melankoli” şarkısını dinleyin ki biraz nostalji yapalım.). Böyle bir anımda yazdığım bir denemeyle baş başa bırakayım kendimi:

Hayatı ıskalamışlığın ahenksiz karmaşası ile bulanan zihni, bir sevda uğruna tırıs çarpan kalbini hükmetme görevini bile boşlamıştı genç adamın. Geri dönüşü imkânsız olan hayat labirentinde yolunu kaybetmiş, zembereğinden boşanmış serseri bir çarkın üzerinde kurtarılmayı bekleyen bir kazazede acizliğinde kaderine razı, geçmişine küs, geleceğine umutsuz, olacaklara duyarsız sürdürüyordu yaşam oyununu. Dünyanın en zor rolünü oynuyor, ölü bir adamı canlandırıyordu.  Bir çift göz yakalamaya çalıştı genç adam, paralel hayatlarda sonsuza erişmek için. Rahvan giden kalbini dörtnala koşturabilecek son çırpınıştı belki de. Gözleri yakaladığında gözlerinin içinde, parlak bir cevher oturdu beyninin kıvrımlarına. Ödülünü ararken kaybolduğu hayat labirentinin gizli haritası mıydı yoksa o derin parlaklık? Zaman tarafından kumpasa düşürülmüş kumarbazın son kozu muydu belki de? Bilemedi. Sadece o paralel bakışların fitillediği (u)mutluluk düşleri ağrıtmıştı hayallerini. İlk buluşmalarındaki tanımlamakta zorlandığı duygu esintisi yerinden oynattı kalbini. Kadife yumuşaklığındaki bir geniş zamanın yüz binlerce kıvrımından birinde çarpıştı yürekleri. İlk buluşmanın ılıman ciddiyeti kavurucu sevdanın yüzünü yaladığı samimiyete dönüşecek miydi, bilmiyordu. Hayatını kekeme yaşayan biri için bulunmaz bir heyecandı bu, düzenli bir ritme kavuşmaya dair. Ufak esintiler kelebek etkisini alarak arkasına, çarpmaya başlamıştı sevginin aşınır duvarına. Belli belirsiz konuşmalar ve susmak bilmeyen yürekler duvarı parçalamış, enkazını eritmeye başlamıştı genç adamın. Isındıkça birbirlerine, alışkanlık huy ediniyordu kendine her bir vücutta. İlk dokunuş… O kadar benimsemişti ki bu sevgiyi ve sevgiliyi, düştüğü sarhoş edici aşk anaforundan dibe doğru keyifle salıvermişti bedenini genç adam. Her bir dönüşünde kana kana, doya doya, sindire sindire yudumlamak diliyordu kendine değer verilmişliğin köpüklerini. Yumruk büyüklüğündeki kalbe sığdırılan dev gibi bir özleyişi, en büyük öğretmen olan zamanın acımasız kollarına bırakıp terk etmeye kaçıştı belki de hissettiği. Bırakılmış duyguların unutulmuş uçsuzluğunda bir vaha keşfetmiş gibiydi ve serap görmüş olma ihtimalini hiç düşünmeksizin kadifenin kıvrımlarından birine hapsetmişti anahtarsız gardiyan. Sevmeyi ve sevilmeyi o kadar zamandır bekliyordu ki aradığını bulamamaktan ağrıyan kalbi düzenli alışveriş ritmini bozarak uyumsuz vuruşlarla aşkın şarkısını besteliyordu vücudunun bilinmezliklerinde. Nasıl olsa ritmi tutturana kadar, yoklukta biriktirdiği düşsel sevgi kırıntıları, içinde hüznün dolaştığı damarların yol yaptığı her bir hücreye özlemle beklediği o aşkı pompalayacaktı. Sabun köpüğündeki gökkuşağı gibi renklenmişti siyah-beyaz dünyası. Özleyişi beklemekten uyuşan kalbi, eline geçirdiği dizginleri kullanarak beyinle görev değişikliği yapmış, ha bire kafasına çarpıyordu bu muazzam sevgiyi aklından çıkarmaması için. Kalbiyle düşünmeye başladığı dünyası, robotlaşmış monotonlukta, artık tek bir şey için dönüyordu: kusursuz sevgi. Sadece mutlu değildi genç adam, artık umutluydu da.  Bir olmazın duyarsızlığıyla birbirlerinin ruhunu yoklayıp anlamaya çalışan ve sonu meçhul bir maratona dipsiz soluklarla adım atan bu iki yabancı, artık birbirlerini tamamlayan bir bütünün iki parçası gibi olmuş; sevgi denkleminin ortak paydasını arayan iki bilinmeyenden, onları aynı paydada buluşturan ortak çarpan görevindeki kalplerinin mutluluğa ön ayak olmasıyla zamanın öğreticiliğinde kendilerine bölüştürülen beyaz tebeşirle kader tahtasının önünde doğru sonucu arayan iki öğrenciye dönüşmüşlerdi. Tüm bu olan bitenin ayrıntısız kurgusu ile kafasındaki düşünce ve umut katmerlerini topladı ve…

Bir çift göz yakalamaya çalıştı genç adam.  Derin bir nefes alıp uzunca bir süre sessizce bekleyerek tüm gücünü toparlayıp “Seni seviyorum.” dediğinde hiç bu kadar mahcup olabileceğini tahmin edememişti. Uzun zamandır olgunlaşmaya yüz tutan sevginin olağan bir dışa vurumuydu hâlbuki bu iki sihirli kelime. Ve kalbinden gelen emre uyarak, dudaklarından titreyerek dökülmüştü. Belki zamanıydı, belki değildi ama içinden gelendi bu. Sesi çatallı, dili titrek ama yüreği çelik gibiydi o gün. Deli dolu akan bir nehrin önüne kurulmuş taştan bir baraja benzetti kendini. Taş aralarından sızan belli birkaç damla berraklıktı duyguları. O kadar lekesiz ve temizdi ki sızanlar, etrafındaki sınır çizgileri gibi belli belirsiz bir billur gibiydi.  Bir hayal dünyası kurmuştu sevgilisine kendi eliyle, her tarafı karanfillerle süslü. Sevgilisini kanatlarıyla sarmalayıp doludizgin götürdü uçsuz bucaksız rüyasının içine. Artık genç adamın yüreği sevgilisinin bedeninin içinde atıyordu. O, manzaraların güzel günleri, güzel günlerin aşkı çağrıştırdığı zamanlar… Bulutların üzerinde karanfil kokulu taklalar atıyorlardı. Sevgilisinin hüznü deli ediyordu genç adamı. Uykuları firardaydı sevgilinin. Sevdiğinin silueti göz kapaklarına bekçiydi kapanmasını engelleyen.  Gücünü kalbinden alan aşk antenini o kadar sağlam bir çatıya kurmuştu ki genç adam, herhangi bir fırtınada yönü değişip sevgilisinin rüyalarında oynadığı aşk filmini bozuk seyretme ihtimalini sıfıra indirmişti. Rüyaların ödülsüz oyuncusu, yine elinde olmadan sevgilisinin rüyasında başroldeydi.  Sevgili, alışkanlık üzere hıçkırıklarla uyandı rüyasından. Bir bardak su içti ki kalbinde yeşerttiği duygular ölmesin. Hiç tanımadığı genç adamı öptü dudaklarından.  Bir çift göz yakalamaya çalıştı gözlerini kapatıp.  Birkaç damla yaş aktı yanaklarına. Düşleri anımsayışlarda silindi gitgide. Tekrar uykuya daldı kim bilir kaçıncı kez. Evet, bazen gerisi hikâyedir, bu aşkın ilerisi de masaldı zaten. Anlar mıydı acıtan, yoksa o anların paylaşıldığı rüyalar mı, bilemedi sevgili. Düşler gerçeğin ağzıdır, ne düşlersen o dökülür ağzından. Aşk dediğin iki ucu “yok”lu değnek. Yalnızlık yokluğun sırdaşı ama yalnız olduğunu anlamak için senden çok uzaktakilere ihtiyacın olduğunu bilmek bile düşleri acıtıyor. Düşlere düşünce, yaralıyor. Ve evet, düşleri, düşünce yaralıyor…

Keyifli okumalar dilerim.

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar