TARİHİN EN ESKİ MESLEKLERİNDEN BİRİ: HEKİMLİK

TARİHİN EN ESKİ MESLEKLERİNDEN BİRİ: HEKİMLİK

Emeğe ve üretime dayalı toplumsal iş bölüşümünün temelinde, kişilerin işiyle ilgili bilgi, tutum ve becerileri yatar. Bilgi, tutum ve becerilerin toplumsal bir ihtiyaçla birden fazla insan tarafından uygulanır hâle gelmesi ve toplum içinde yaygınlaşarak üretime (hizmete) dönüşmesi meslekleşmeyi doğurur. Meslekleşme “bir işin meslek olma yolunda güç elde edilen dinamik bir süreçtir.” Bu nedenle, her mesleğin

Emeğe ve üretime dayalı toplumsal iş bölüşümünün temelinde, kişilerin işiyle ilgili bilgi, tutum ve becerileri yatar. Bilgi, tutum ve becerilerin toplumsal bir ihtiyaçla birden fazla insan tarafından uygulanır hâle gelmesi ve toplum içinde yaygınlaşarak üretime (hizmete) dönüşmesi meslekleşmeyi doğurur. Meslekleşme “bir işin meslek olma yolunda güç elde edilen dinamik bir süreçtir.” Bu nedenle, her mesleğin öyküsünde bir meslekleşme süreci ve tarihi vardır. Her meslek öğretme ve öğrenme süreciyle, yani eğitim olgusu ile kazanılır. Eğitim süresi, mesleğin niteliğine göre değişir. Örneğin usta-çırak usulü ile meslek kazanımı olabileceği gibi herhangi bir örgün eğitimle de meslek sahibi olunur. Günümüzde, hekimlik ya da sağlık meslekleri, örgün eğitim ile kazanılan profesyonel mesleklerdir. Toplumsal koşullar, ihtiyaçlar ve değişimlere göre ortaya çıkan bazı meslekler insanlık tarihi ile yaşıttır; bazı meslekler ise yakın tarihte ortaya çıkmıştır. Örneğin hekimlik ve ebelik gibi sağlık meslekleri insanlık tarihinin başlangıcında ortaya çıkmışken pilotluk, astronotluk gibi pek çok meslek yakın tarihte doğmuştur. Özellikle son yüzyılda ve günümüzde hızlı gelişen bilim ve teknoloji sosyal kültürel, ekonomik değişimlere yol açmıştır. Buna bağlı olarak bazı meslekler tarihe gömülürken; yakın tarihe kadar adısanı olmayan mesleklerin doğuşuna insanlık tanık olmuştur. Bu değişkenlik kuralının en önemli istisnası hekimlik mesleğidir. Çünkü hekimlik “insana, insan yaşamına, insanın yaşama hakkına vb.” hizmet eden kutsal bir meslektir. Bu nedenle dünyada insan varlığı sürdüğü sürece hekimlik mesleği de varlığını sürdürecektir. Hekimlik mesleği doğurgan bir meslektir.Zira son iki yüzyılda hekimliğin hizmet alanı genişlemiş; hekimlik günümüzdeki pek çok sağlık mesleğine analık etmiştir. 19. yüzyılda modern tıbbın doğuşuyla birlikte sağlık alanındaki bilgi ve teknoloji gelişmeleri hekimlik mesleğinin hizmet alanını da genişletmiştir. Bu durum hekimlik mesleğinin görev ve yetki alanına giren bazı işlerin bölüşülmesine neden olmuştur. İş bölümü, sağlık alanında yatay olarak yeni yeni sağlık mesleklerini ortaya çı- karmıştır. Örneğin hemşirelik, eczacılık, diyetisyenlik, diş hekimliği, fizyoterapistlik, teknisyenlik gibi meslekler görev bölüşümünün doğurduğu sağlık meslekleridir. Özellikle 20. yüzyılda hekimler derinlemesine uzmanlaşarak pek çok alanda kendi içinde de meslekleşmiştir. Örneğin cerrahi kendi içinde; “genel cerrahi, kalp-damar cerrahisi, çocuk cerrahisi, beyin cerrahisi, gastroenterit cerrahi” gibi dallarla hekimlerin meslek unvanlarına yeni sıfatlar eklenmiştir. Tarihsel süreç içinde hekimlik melseğinin bugün ulaştığı zirveye kolay gelinmemiştir.

TIP VE HEKİMLİK TARİHİ
Günümüz modern insanı için, geçmişte olup bitenler bir tarih konusudur. Ancak tıptaki tarihsel bilgi ve uygulamalar tarihin derinliklerinde kalmış ve kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış süreçler değildir. Çünkü tıbbi bilgilerin evrimi birbirini ortadan kaldıran değil, birbirine eklenen dönüşümler şeklinde olmuştur. Tarihsel süreç içinde bu dönüşümlerin ana hatları “içgüdüsel, büyüsel, dinsel, felsefi, hipokratik ve bilimsel” tıp şeklinde gelişme göstermiş, bu gelişme çizgisinde öne çıkan kişiler “hekimlik” rolü oynamıştır. Dolayısı ile hekimlik mesleği de bu dönüşümler çizgisinde gelişmiştir. Günümüzde hekimlik mesleğinin ulaştığı nokta; uzun soluklu, çok ciddi ve bilimsel kurallara bağlı bir üniversal eğitim ile kazanılan bir meslek olduğudur. Bu noktaya ulaşmanın mücadelesi insanoğlunun içgüdüsü ile başlamış, çağlar boyu sürmüş ve nihayet günümüzün modern tıbbına ulaşılmıştır. Şöyle ki;

İçgüdüsel Tıp ve Hekimlik
Tarihin derinliklerinde hekimlik mesleğinin nasıl oluştuğunu bugün tahmin etmek zor değildir. Kaldı ki pek çok kalıntılar (kemikler, dişler, mumyalar, arkeolojik resimler, yontular, yazılı tabletler vb.) insanlık tarihinin ilk gününden itibaren hekimlik uygulamalarının varlığını göstermektedir. Şöyle ki; Bir an için hekimlerin ya da sağlık hizmeti veren kişilerin olmadığını varsayalım; hatta tıp diye bir olgudan, hastalık-iyilik kavramlarından haberdar olmadığımızı düşünelim; o zaman ne yaparız? İşte ilkel insan da düşünce ve bilgi olarak bu noktada bulunmuş ve yaşamıştı. İlk insan diğer canlılar gibi içgüdüsel davranışları ile acısını, ızdırabını dindirmeye, sağlığını korumaya, sağlığını bozan etkenleri kendisinden uzak tutmaya çalışmıştı. Zira biyolojik bir dürtü-nün yarattığı bu eylem kalıbı (içgü-dü) tüm canlılarda vardı; ancak insanın diğer canlılardan farklı yanı zihinsel gücüydü. İnsan bu gücü sa-yesinde olayları sorguluyor, öğreniyor ve deneyimler ediniyordu. Öğrendiklerini ise nesline öğretiyordu. İçgüdüsel olarak yöneldiği davranışlarıyla ağrı ve acısını gidermeye çalışıyordu. Hastalanınca ya da yaşamı tehlikeye girince zihninde hep bir sebep sonuç ilişkisi arıyordu, olay ve olgulardan kendi yararına ya da zararına oluşabilecek davranış kalıplarını ortaya çıkarıyordu. Böylece insanoğlu davranış kalıplarına göre beslenmeye, tehlikelerden korunmaya, ağrı ve acısını dindirmeye çalışarak her geçen gün bilgi ve davranış çemberini genişletti. Bazı insanlar, geliştirdiği ve zenginleştirdiği bilgi çemberi içinde diğer kişilere yardım eli uzatır hale geldi. Sahip oldukları bilgi ve deneyimleri başkalarına da öğreterek öne çıkmaya başladı. Böylece hastalanan ya da yaralanan insanlara büyü, ayin gibi ampirik (bilimsel olmayan) yöntemlerle de olsa yardım eli uzatan kişiler “hekim adam” olarak benimsendi. Böylece hekimlik mesleğinin kökleri atıldı.

Büyüsel-Dinsel Tıp ve Hekimlik
Ampirik (bilimsel olmayan) tıbbi uygulamalar, bir biçimde büyüsel ve dinsel tıbbı doğurdu. Çünkü hastalığın veya felaketin bir dış etken tarafından yönetildiğini düşünmeye başlayan insanoğlu, bu etkenin ne olduğunu bilemediğinden saldırının gözle görülmeyen bir güç tarafından gerçekleştirilmiş olduğuna inanıyordu. Bu tür inanç olguları insanoğlunun çeşitli “tıp mitolojileri (efsaneleri)” geliştirmesine neden oldu. Böylece mitolojik yaklaşımlarla kendisine (veya kendilerine) ıstırap ve acı getiren güç karşısında, en doğru olanın onunla iyi geçinmek ya da onu kendisinden uzak tutma inancı yaygınlaştı. Bu inanca göre; doğaüstü güçler olsa olsa insan bedenine gizlice girmekte ve hastalık yapmaktaydı. Örneğin akşam ortaya çıkan, sabah kaybolan bazı yıldızların hastalık yaptığına, bazı yıldızların ise hastalıkları iyileştirdiğineinanılıyordu. Ancak hastalık yapan güçlerden kurtarmak veya iyileştirici güçleri yardıma çağırmak hekim adamların işiydi. Öte yandan bazı otların, bitkilerin, suyun, güneşin vb. şifâlı hale gelmesini sağlayan insanlar artık hekimlik mesleğini icra eder hale gelmişti. Çünkü hekim adamlar, insanlara şifa sağlayan her şeye büyüsel ve dinsel özellikler atfediyordu. Onların hasta ve yaralılara faydalı olarak öngördüğü şeyler tapınma olgusu hâline getirilmişti. Hasta ve yaralılara yaptıkları her girişim dinsel bir tören eşliğinde gerçekleştiriliyordu. Böylelikle ampirik tıp uygulamaları, kehanete, sihire, muskaya, duaya dayanan büyüsel ve dinsel tıp anlayışına dönüştü. Buna bağlı olarak bir taraftan büyücü hekimler ortaya çıkarken diğer taraftan sihirbazlıklar, ayinler, dinsel törenler tıbbi uygulamalar hâline geldi. Bu tür uygulamaların etkisi ne yazık ki günümüzde dahi bazı toplumlarda tamamıyla silinemedi. Dinsel tıbbin etkisi en şiddetli haliyle Hristiyanlık dünyasında görüldü. ZiraOrta Çağda (MS 375 – 1453) Hristiyanlık dünyasında hastalıkların sadece tanrının yardımıyla iyileşebileceği inancı daha da yaygınlaştı. Tıp hekimlerden çok, din adamlarının (rahiplerin) uğraşısı hâline geldi. Çünkü İncil’de tanrının yardımıyla yapılan mucizevi tedavileranlatılıyordu. Tedavilerde ilaç yerine kutsal suyun kullanılması, rahiplerin dua ile ellerini hasta vücudu üzerinde gezdirmesi gibi uygulamalar emredici hükümler olarak kabul görüyordu. Hatta Hristiyanlık inancı doğrultusunda, hastaların yanlarında sakladıkları aziz ve azizelere ait saç, sakal, diş, tırnak gibi şeyler mukaddes sayılıyor ve hastalar iyileşebilmek için bu tür şeyleri yanlarında taşıyordu. Hıristiyanlık tıbbi bir “hayır işi” olarak görülüyordu. Çünkü Hristiyanlık dini, hastalara yardım etmeyi zorunlu bir görev olarak belirtiyordu. Bu anlayışla din adamları için tıp dinin bir gereği olarak algılanmıştı. Bu nedenle tıp, papazların, rahiplerin ve rahibelerin mesleği hâline gelmişti. Bu inanç ve uygulamalar Orta Çağ Avrupası tıbbında önemli bir yer tutuyordu. Histeri, hafıza kaybı, iktidarsızlık gibi hastalıklar ruhun şeytana kaptırılması anlamını taşıyordu. Orta Çağ Avrupasın’da ardı arkası kesilmeyen savaşlar,kıtlık ve salgın hastalıklar karşısında, manastırlar ve rahipler hastalar için tek umut kaynağı halindeydi. Bu yüzden manastırlar aynı zamanda hastane, rahipler ise aynı zamanda birer hekim olarak işlev yapıyordu. Ortaçağ İslam dünyasında ise tıp, dinsel etkilerden bağımsız olarak gelişiyordu. Hekimlikte Hipokratik felsefe benimsenmişti. Bu nedenle İslam dünyasında hekimlik mesleği, hipokratik tıbbı izleyerek gelişti. İbn-i Sina (980-1037), Zekeriya Razi (850-932) gibi ünlü hekimler yetişti. Bu hekimler, modern tıbbın babası sayılan Hipokrat’ın (MÖ 460 – 370) öğretilerinin ayakta kalmasını sağlayan kişilerdendi.

Hipokratik Tıp ve Hekimlik
Eski Yunanistan’da MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda; bazı öncü insanların (filozofların) doğaya, yaşama, insana, dinsel ve büyü- sel tıbba karşı akımlar halinde itirazları oluştu. Daha önce yüzyıllar boyu mitolojinin sunduğu açıklamaların, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgilerin doğruluğu gibi insanoğlu tarafından kabul edilirken; bu dönemde Ege adalarında ve kıyılarında bazı kişiler her şeyi akıl yoluyla sorgulamaya başladı. Çünkü öyle bir zaman geldi ki bu önder insanlar için evren, dünya, yaşam ve insan hakkında yüzyıllar boyu kendilerine sunulmuş olan hazır bilgilerin yetersiz ve yanlış olduğu inancını bu önder insanlar fark etti. O döneme kadar doğruluğu tartışılmamış olan bilgilere ve uygulamalara güven yitirildi. Ortaya çıkan bu belirsiz durum karşısında, bu önder insanların yapabilecekleri tek şey akıllarını (uslarını) kullanmak oldu. Böylece insanlar bu önderlerin (filozofların) etkisiyle düşünce ve yaşam sistemlerini değiştirmeye başladı. Eski Yunanlıların düşünce dünyasında söz konusu önemli değişimler, onların düşüncelerini ve yaşam tarzlarını akıl ve mantığa dayandırdı. Zira süreç içinde bir çok filozof tarih, matematik, fizik, biyoloji, tıp gibi alanlarda ilk defa bilime temel olan doğru bilgileri, görüşleri, teorileri, ilkeleri akıl yoluyla insanlığa sunuyor; insanlıkta bundan etkileniyordu. Böylece insanlık için dogmatik değil, ilk defa felsefi bir dünyanın kapıları aralandı. Kuşkusuz filozoflar eleştirel dü-şüncelerini, insanoğlunun o güne kadar uyguladığı tıbba da yöneltti. Zaten filozoflar aynı zamanda o dö-nemin hekimleriydi. Tanrısal mitolojilere karşı çıkan ve felsefi görüşlerini dünyaya açıklayan filozofların bazıları tıbbi uygulamalar konusunda da akıl yürütücü kişiler oldu. Filozoflar insan organizması ile çevre arasında ilişkilerin sağlığa etkilerini sorgula-dı. Hastalıkların tanı ve tedavilerine, bugünkü tıp bilimine temel olacak şekilde açıklamalar getirdi. Bu filozoflar arasında günümüzde “Tıbbın Babası” olarak anılan “Hipokrat” isimli bir hekim görüşleriyle öneçıktı.

Hipokrat (MÖ 460 – 370) Ege’de bulunan İstanköy (Kos) adasında yaşayan bir filozof hekimdi. Hipok-rat ortaya koyduğu felsefi tıp görüş-leriyle kendisinden sonra tıbbın gelişimine ışık tuttu. Zira Hipokrat tıbbı dinsel etkilerden, büyü ve kehanetlerden kurtaran; gözleme, sorgulamaya ve araştırmaya da-yanan laik tıbbın ilk uygulayıcısı idi. Görüşleriyle ve uygulamaları ile tıbbi özgürleştiren, tıbbı bilimsel bir yola sokan, tıp anlayışında köklü değişimler yaratan ilk kişi Hipokrat olduğu içindir ki; öğretilerine ve bu öğretiler ışığında yapılan uygulamalara “Hipokrat Tıp” denildi. Hipokrat İstanköy adasında hekim yetiştirmek üzere ilk defa bir tıp okulu kurdu. Bu okulda kendi öğretilerini öğrencilerine aşıladı. Öğretileri arasında hekim-hasta ilişkileri, hekimlikte etik kurallar, hastalıkların neden-sonuç ilişkileri, hasta muayenesi gibi kurallar bulunuyordu. Hipokrat’ın sağlık-hastalık hakkında neden ve sonuç ilişkileri bakımından tutarlı bir muhakemesi vardı.

Modern Tıbbın Doğuşu ve Hekimlik
Ortaçağda Hipokratik tıp uygulamaları yetiştirdiği öğrenciler zinciriyle dünyanın çeşitli yerlerine yayılmışken Hristiyanlığın doğuşu ile birlikte Avrupa’da unutuldu. Çünkü Hristiyanlığın doğması ile birlikte Avrupa tıbbı dinin etkisi altında kaldı. Zira Orta Çağ Avrupası’nda tıbba Hipokratik anlamda değil, Hıristiyanlık öğretileriyle yaklaşıldı. Bu durum Yeni Çağa (1453) kadar sürdü. Bu süreçte tıp ve hekimlik Avrupa’da gelişemedi. Ancak Hipokrat’ın öğretilerini bir avuç öğrencisi bir kez benimsemiş ve dünyaya yaymıştı. Ortaçağda İslam dünyası Hipokrat’ın öğretilerinden yararlandı. Bu durum hem İslam tıbbını hem de hekimliğini geliştirdi. O dönemde de hekimlik eğitimi usta-çırak usulü ile yürütülüyordu. Bu tür eğitim, kuşkusuz çırağın ustayı taklit etme esasına dayanıyordu. Bu nedenle iyi bir hekimin yetişmesi öncelikle hocasına bağlıydı. Türk ve İslam dünyasında Hipokratik tıbbı izleyen pek çok ünlü hekim yetişti ve bu hekimler modern tıbbın doğuşuna hizmet etti. 14-15. yüzyılda Avrupa’da gerçekleşen “Rönesans ve Reform Hareketleri” ile birlikte Avrupa toplumlarında bir uyanış başladı. Bu uyanışın anlamı, bir bakıma Hristiyanlığın etkisinden kurtularak olguları akıl yoluyla sorgulamaktı. Avrupa’da Rönesans hareketleri ile birlikte bilim, sanat, tıp gibi konularda yeni yeni rasyonel düşünceler üretildi. Bu süreçte Avrupa Hipokratik Tıp öğretilerine; dolayısı ile İslam hekimlerinin eserlerine sarıldı. 14. yüzyıla gelindiğinde o güne kadar keşfedilen tıbbi bilgiler bir “hekimlik hazinesi” oluşturmuştu. Avrupa rönesansla birlikte bu hazineyi tıbbi çalışmalarda temel aldı. Artık bundan sonra önemli olan bu hazinenin bilimsel bir temele oturtulması ve yaygınlaştırılmasıydı. Rönesans hareketleriyle birlikte Hristiyanlığın etkisinden kurtulmaya başlayan Avrupa toplumu, süreç ilerledikçe her alanda akıl yoluyla gelişmeler kaydetti. Çünkü yapılan çalışmalarda gözlem, hipotez, kontrollü deney ve genelleme gibi metodolojiler kullanan meslek mensupları yetiştiriliyordu. Olay ve olgulara bilimsel metodolojilerle yaklaşan meslek mensupları her geçen gün yeni yeni buluşlara imza atıyordu. Sonuçta Avrupa 18. ve 19. yüzyıllarda sanayi ve endüstri devrimini gerçekleştirdi. Bu kapsamda modern tıbbın doğuşu da sağlandı. 14. yüzyılda Avrupa’da başlayan özgür ve laik düşünce sisteminin esintisi tıp ve hekimlik alanında da görüldü. Zira 19. yüzyılda gelindi-ğinde insan vücudunun yapısı (anatomisi) ve işleyişi (fizyolojisi), kan dolaşımı, kan nakli, hastalık etkenleri, tanı ve tedavi yöntemleri, embriyoloji, biyokimya, enfeksiyon, cer-rahi, epidemiyoloji, deontoloji gibi rasyonel ve bilimsel gelişmeler elde edildi. 18. ve 19. yüzyılda hekimlik eğitimi de bu gelişmeler doğrultusunda bugünkü anlamda kurallara bağlandı. Tüm bu gelişmeler 20. ve 21. yüzyılda ivme kazandı. Çünkü tıp ve hekimlik alanındaki her yeni bilgi, tutum ve beceri; bir sonraki gelişmeleri tetikledi.

Cumhuriyet ve Hekimlik
Cumhuriyetten önce Osmanlı İmparatorluğu’nda sağlık hizmetleri İçişleri Bakanlığına (Dâhiliye Nazırlığına) bağlı bir genel müdürlük tara-fından yürütülüyordu; yani Osmanlı devletinde sağlık hizmetlerinden sorumlu müstakil bir bakanlık yoktu. 1838 yılında kurulmuş olan Darülfünuna bağlı bir tek tıp okulu (Mektebi Tıbbiye-i Şahane) vardı. Bu okula sadece erkekler alınıyordu, bayanlar hekim olamıyordu. Hemşire okulu mevcut değildi. Hastaneler büyük şehirlerle sınırlıydı. Zira sağlık hizmetleri yaygın değildi. Toplum katmanları adeta kaderleri ile baş başaydı. Oysa salgın ve bulaşıcı hastalıklar toplumu kasıp kavuruyordu. Bu nedenle büyük önder Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti kurmadan önce; 2 Mayıs 1920 tarihinde “Sıhhıye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekâleti” adıyla Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı nın kuruluşunu gerçekleştirdi. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda ülke nüfusu 13 milyondu. Nüfusun 3 milyonu trahomlu, 2 milyonu sıtmalı, 1 milyonu frengiliydi. Toplumda yaygın şekilde verem, tifo, tifüs gibi hastalık salgınları vardı. Her yeni doğan bebekten biri ölüyordu. Ortalama ömür 40 yaş civarındaydı. Buna karşın modern tıbbın alt yapısı, koşulları ve olanakları mevcut değildi. Çünkü toplumda okur-yazarlık oranı %7 civarındaydı. Kadın hakları mevcut değildi. Sağlık teşkilatı ve hizmeti ülke geneline yayılmamıştı. Hastane ve sağlık personeli sayısı çok sınır-lıydı: “ülkemizde “554 hekim, 69 eczacı, 4 hemşire, 136 ebe ve 560 sağlık memuru” vardı. Bu nedenle diğer alanlarda olduğu gibi 1923’te Cumhuriye’tin kuru-luşu, ülkemizde modern tıbbın ve hekimliğin gelişmesinin miladı oldu. Zira cumhuriyetle birlikte okullaşmanın artması, sağlık örgütlenmesi, tıp ve sağlık okullarının kurulması, kadınlarımıza tanınan medeni haklar, bilim ve teknolojiye verilen önem gibi çağdaş uygulamalar ülkemiz tıbbının ve hekimliğinin gelişmesinin yolunu açtı.

Günümüzde ülkemizde dünya standartlarında hekim, hemşire, eczacı, sağlık teknisyeni gibi meslek mensuplarının hem nitelik hem de nicelik bakımından yetiştirilmiş olmasında da önderlik eden Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha rahmetle ve şükranla anıyoruz. Zira her şeyimizi Cumhuriyetimize ve Atatürkümüze borçluyuz. Bugün mevcut 82 tıp fakültesinin, 300 civarında sağlık personeli yetiştiren fakültenin mevcut olduğu ülkemizde, modern tıbbın uygulama alanı bulduğu çağdaş hastanelere ve kuruluşlara sahip olmanın onurunu yaşıyoruz. Cumhuriyetimizin sağlık ordusunda yaklaşık 160.000 hekimin, 200.000 hemşire-ebenin, sağlık memurlarının ve on binlerle ifade edilen, diş hekimi, eczacı, diyetisyen, teknisyen gibi sağlık insan gücünün sağlıklı bir uygarlık yarattığının artık tanığıyız.

Yazılar

Yorumlarınız Bizim İçin Önemli

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli Alanlar * ile işaretlidir. Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Yanıttan vazgeç

Son Yazılar

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar